29 Eylül 2009 Salı

Teşekkür :) (250!)

17 tane ömer üründül tadında yorum
Sonunda!..




Selamlar efendim. Baktım 250'ye gelmişiz, aylardır durmadan yazmışız falan. 250. postu böyle her zamanki gibi maddeli yazıyla geçiştirmeyeyim dedim ve bu postta sizlere teşekkür etmek istedim. "Sizler"den kastım tam olarak videodaki gibi bişey. O videoyu çekip şuraya koyana kadar damağım koptu, yere yapıştı. Umarım fena olmamıştır.

Kısaca bir de anket sonuçlarını vereyim. O kadar oyladık boşa gitmesin dimi. Renkli renkli, seçim ekranı gibi grafikler sunuyorum size. Doya doya inceleyin...


-sanırsın almanya genel seçimlerini blogumdan veriyorum-


Bu kadar şeyden sonra artık hangisine oy verdiyseniz onu ben yapmıyım da, siz bana ısmarlayın mesela. Nasıl olur? Bence güzel olur. Pastaysa pasta, alkolse alkol, striptizciyse (kim o 4 oyun sahibi bilmiyorum, nç nç, çok ayıp) striptizci.

Şöyle bir de "Other" kutucuğunu doldurup oylayanların neler yazdıklarına bakalım:

Kısaca da cevap vereyim bu isteklere...
1- Ben de istiyorum sevgili okur, ben de istiyorum. Hadi kaleye gidelim!
2- Boğazda havai fişek güzel olur tabi, ama benim oralara gelmem zor. Gıyabımda yapsanız süper olur. Hehe.
3- Olips mi? En ucuza mal olacak istek bu olduğundan, evet, olipste sakınca yok.
4- Barney Stinson? Ya benim cep çalındı geçen ay, numarası yok bende şimdi.
5- Oh yee beybi. Her zaman varım.
6- Ne diyebilirim ki.. Bu gidişle sahaya çıkıp ben atıcam zaten.

Efenim videodaki teşekkürden farklı olarak, ankete katılanlara da teşekkürler. Öperim herkesi. Şimdi Daçe Der Ki, kaldığı yerden devam edebilir. Hohey!

(videoyla ilgili her türlü sorunun cevabını seve seve yanıtlarım. o kadar uğraştım yani dimi.)

Daçe, #250.
Okumaya devam →
23 Eylül 2009 Çarşamba

O Değil De...

7 tane ömer üründül tadında yorum
...Anket 248'e değil, 249'a denk gelseydi iyiydi. 249 arada mal oldu. Neyse kısmet tabi bu işler biraz. Blogger da açıldı falan, iyi hoş. 250 konusunda biraz hevesim kırılmış gibi ama du bakalım, yapıcaz bişeyler. Ne zaman olacağı meçhul tabi, 3 vakit diyeyim...

Öperim hepinizi.

(kısa yazı yazmak bana göre değil ya, şaşırıyorum ben yazı kısa olunca.)
Okumaya devam →
19 Eylül 2009 Cumartesi

250'ye Doğru

0 tane ömer üründül tadında yorum
Evet, "İftara Doğru", "Sahura Doğru", ya da "İki Eğri Bir Doğru" falan gibi programlar tadında bi başlık oldu. Tamamen bilinçaltı. 1 aydır televizyonda başka bir şey yok zira.
250. post'a doğru adım adım gidiyoruz biliyorsunuz, twitter'dan, facebook'tan, ordan burdan sıkıştırıyorum "250 geliyo la!" diye. Şunun şurasında iki post kaldı.
Neden 250? Çünkü blogun 1. yılını doldurmaya daha hayvanlar kadar vakit var, ve herkes kendi blogunda bir takım kutlamalar yaptı. Benim, blogumun 1. yaş gününü bekleyecek sabrım yok. Yaklaşık iki ay önce karar verdim, dedim ki "Olm, ben de 250. yazıyı kutlarım yani. Kimin var 250 yazısı?"
İşte bu heves ve heyecan içerisinde bir de utanmadan diyorum ki, anket açayım da, komiklik olsun.
Buyrun efendim. Oy verin falan. Takılın kafanıza göre.

Okumaya devam →
18 Eylül 2009 Cuma

ÖİBS ve Tolga Abi

5 tane ömer üründül tadında yorum
● Her zaman fotojenik bi insan olmak istedim, niye istedim bilmiyorum ama, olamadım. Bence fotojenik insanların sayısı çok az. Fotojenik kadar karizmatik kelime de çok az. Fotojenik olamadığım için de nerde iyi çıktığım, beğendiğim bi fotoğrafım var, gidip onu profil resmi yapıyorum. Sen de öyle yapıyosun tabi. Ama sen mesela iki hafta sonra başka fotoğraf çekindiğinde onu koyabiliyosun. Bense en az dört ay değiştirmiyorum profil resmimi, msn avatarımı. Çok zor bi olay bence benim gibi bi insan için. Empati kurmanı rica ediyorum okur.
● Empati demişken; İnönü'ye gittim ben geçen gün (bağlayamadık gerçi). Evet görgüsüz gibi sürekli olarak söylerim ben artık bunu. Çok acayip bi yer. Daha önceki stadyum deneyimlerim tabii ki Ankara 19 Mayıs stadyumundan ibaretti. İnönü çok farklı. Bi de ne zamandır futbol maçına gitmemiştim, herhalde bi on yıl oldu, abartmıyorum, değişiklik oldu.
● On yıl önce Ankara'da Beşiktaş-Samsunspor maçına gitmiştim. 2-1 mi, 3-1 mi ne yenilmiştik. Onun bileti de bi yerlerde olucak ama. Hayır bi de niye Beşiktaş-Samsun maçı Ankara'da oynanıyosa.
● Stadyuma gittim Ulaş'la, Ulaş'ı sen tanımıyosun ama tanısan seversin, ne ikimiz de İnönü'de maç izlemişiz, ne de çok fazla stadyum kültürümüz var. Biz böyle mal gibi, turist gibi, çünkü turist mal evet, geziyoruz stadın etrafında. Çok dikkatli bakmadım ama herhalde çevredekiler bizi izlediler, öyle bi geziyoruz. Neyse elimizde bilet, girdik sıraya falan. Saat kaçtı tam hatırlamıyorum ama erken gittik biz. Görmemişiz ya biz. Kapılar açıldı, doluştuk stada. Her yer boş tabi erken gittik diye. "Acaba biletteki numaraya göre mi oturucaz, yoğsa kafamıza göre mi?" sorusunu düşünürken önce oturduk boş bi yere. Sonra ben gittim, gözüme kestirdiğim kızlı-erkekli bi gruba sordum, "Kafanıza göre oturun gençler." dediler. Rahatladık falan. Zaten dara düştün mü, mutlaka kızlı-erkekli bi gruba sorucaksın. Bunu bilir, bunu söylerim. Erkekli-erkekli grup, hele ki stadyum gibi apaçi tarlasında çok tehlikeli. Kızlı-kızlı grup da çok tehlikeli tabi, onlar da çok laubali olabiliyolar bir aradayken, yanlış mıyım. Neyse işte biz maça saatler kala oturduk, elimizde cep telefonu, Japon'a bağladık. Maça kadar fotoğraf çeke çeke zaman geçti. Japon'un bir bildiği var.
● Anlatmıcam dedim, sesim kısım dedim de, önceki posta gelen yorumla gaza geldim. Sonuçta blog yazarı dediğin insan, yani genelde insan oluyo, gazla çalışan bi insan. Bir yudum insan. Anlatmaya devam ederim sonra.
● Tatil bitmek üzereyken elimi eteğimi oyundan, diziden çektim. Varsa yoksa televizyon izliyorum şu ara. cnbce ve e2'deki Amerikan talk show programları furyasının farkında mısın? Başta çok orijinal geldiler de, hepsi birbirinin aynı lan. Yeminlen bir Beyaz, bir Okan tadı vermiyolar. Bak yemin ettim. En güzeli Jimmy Fallon, o ayrı.
● Caağnım okulumun websitesi kadar karışık bi websitesi ben hayatımda görmedim. Devlet dairesi gibi. Bi de bu sene 1. sınıf olduk diye ders seçimi falan gibi konularla tanışıyoruz; hayır, kolaylık yapmaları gerekirken engel üzerine engelle karşılaşıyosun. Bi de bak bak, adı Öğrenci İşleri Bilgi Sistemi (öibs) diye geçiyo. Sanırsın FBI'ın veritabanı. Bilgi vermiyosun ki kardeşim sen, Hugo gibi oynatıyosun. "6'ya bas, şuraya git, buraya bak!.." Zaten çok sakat konular, bi terslik olmasın istiyorum, bi de bööyle uğraştırıyo. "Ben hiç sorun yaşamadım, girer girmez istediğime ulaştım, o senin beceriksizliğin." diyen varsa da onu mesih ilân ederim, 24 saat gözünün yağını yerim.
● Deminlerde Ntv'nin anasayfasındaki foto galerilerden "Cem Garipoğlu Mahkemeye Çıkartılırken" falan gibi bi tanesine bakayım dedim. Neden, ben de bilmiyorum. Galeride önüme gelen ilk fotoğraf, kürsüde konuşma yapmakta olan bir adet Obama oldu. Hayır eğer Obama değil de Cem Garipoğlu'ysa 7 ayda çok değişmiş diycektim ki, baya bildiğin Obama'ydı yani. Şimdi kaldırmışlar o fotoğrafı.
Hayko Cepkin ne şahane insan ya. Aklıma geldi.
● Ben şimdi miyop bi insan olduğum için, stadyum gibi, spor salonu gibi yerlerde gözlüksüz duramıyorum. Gözlükle bile çok kolay seçemiyorum zira. Neyse işte, ben taktım gözlüğümü, çıktım koltuğumun tepesine, sahadakileri izliyorum. Maç daha başlamamış, oyuncular antrenman yapıyo falan. Hani oluyo ya, tv'de görüyosun, maçtan önce oyuncular kısa bi idman gibi bişey yapıyolar. Ben onu sadece tv'de oluyo sanıyodum. Meğer gerçekmiş o. İzliyorum falan işte, bunlar bi sağa koşuyolar bi sola, ısınıyolar herhal (ayrıntılar için fotoğrafı inceleyiniz). O sırada gözüm bi tanesine dikizlendi. Pas atıyo, şut çekiyo, koşturuyo falan. Uzun süre seçemedim. Yanımdaki abiye sordum, evet çünkü stadyumlarda böyle bi kardeşlik var, yanındakini sokakta görsen mesela dönüp bakmazsın, ama tribünde can ciğer oluyosun, ben de öyle oldum, sordum abiye kimdir bu diye, dedi ki Tabata o. Yalan olmasın, ben tv'de de iki kere ya gördüm ya görmedim kendisini, stadyumda nası seçiyim di mi. O an anladım ki, bence Tabata gibi oyuncular oynamasın. Hep benim bildiğim adamlar oynasın ki, seçebileyim. Zaten miyopum arkadaş. İlüzyon yapmayın bari.
● Stad atmosferi, hele ki tuttuğun takımın maçındaysan, olağanüstü bişey. Hayatta çok az şey bu kadar olağanüstü.
● Biraz futbol ağırlıklı yazı olmuşsa, hazzetmeyenler için, affola. Littleiv'a ithaf olsun bu yazı, çok fazla anlatamadım gerçi ama. Bu arada Little-ayv diye okumakta ısrar ediyorum, belki de five demeliyim. Açıklık getir sevgili littleiv, ne demeliyiz?
Affola diye Afrika ülkesi olsa.
● 250. post'a çok az kalmış iken, ülkenin dört yanında kutlama hazırlıkları nasıl gidiyor acaba.. Araştırayım ben.
● Gittim.

Daçe.
Okumaya devam →
17 Eylül 2009 Perşembe

Bi Daha Nerde Görücem

2 tane ömer üründül tadında yorum
Merhabalar. Günübirlik İstanbul'a gittim geldim, bir dolu yol teptim. Değdi ama. Dünya gözüyle Sir'ümü gördüm, Scholes gördüm, Rooney gördüm, Owen'ı tam seçemedim. Gözüm miyop ya benim, ondan. Yıllardır odamın duvarlarını süsleyen iki takımı aynı maçta görmek oldukça heyecanverici oldu. Tabi, ilk kez İnönü'ye gitmiş olmak da keza öyle.

Aslında yolculukta yaşananları ve stadyumda olan biteni şakalı-komikli anlatmayı düşünmüştüm, ama ne gerek var di mi. Anlatsam okumıycaksın, okusan anlatmıcam. Evet ya, ne anlatıcam. Sesim kısık zaten. Çatallı falan.

Üç vakte kadar siyah noktalı bi yazıya girişebilirim gibi.

Şimdilik öperim.
Okumaya devam →
14 Eylül 2009 Pazartesi

Odamızı Tanıyalım (Mı?)

4 tane ömer üründül tadında yorum
Selamlar. Saçma sapan başlıklı "odamızı tanıyalım mı?" bölümü, ikinci fotoğrafla devam ediyor... Bugün inceleyeceğim şey, kalemlik. A'dan D'ye kadar harflendirdiklerimse, inceleyeceğimiz yan unsurlar. Haydi bakalım..

Şimdi efendim, benim odamda uzun yıllardır yaşayan, kırmızıyla vurguladığım böyle bişey var. Eminim sizin odanızda da var. Bu kez eminim yani. Eğer buna hiç sahip olmadıysanız, büyük ihtimalle içindekilere de sahip olamadanız. "Kalemlikte duran, yıllar önce bozulmuş ama hâlâ atılmamış çeşitli türden kalemler." Gelin, onları daha yakından tanıyalım.

Sevgili okur, şimdi bu arkadaşlarla yıllar var muhattap olmuyorum. O bakımdan az ama öz bilgi vereceğim...

Türk Telekom reklamlı tükenmez kalem: Zamanında "işe yarar" mantığıyla kalemliğe girmiş, fakat yıllar içerisinde, kullanılmamaktan kendini kaybetmiş, şimdi sadece "atılmayan" kalem. KATÜ yazılı tükenmez de keza, aynı şekilde.
Turuncu turuncu görünen kalem ve sarı sarı görünen kalem: Bunlar esasen kalem değil, fırça. Yani fırçaymıştı. Artık değiller. Hatta bir tanesinin, turuncu olanın tüyleri bile yok, o derece. Sanıyorum ki lise 1'de resim dersleri sırasında kalemliğe katılmışlar ve şimdi "atılamıyorlar".
Çin malı kurşun kalem (ayaktakiler, soldan ilk): Bu kalemliğe en yeni katılanlardan. İlk başlarda, hatırlıyorum, "Anaa ne güzel lan böyle, bitince yenisi geliyor alttan kendi kendine." diye hayran olduğum, ama sonradan ne kadar Çin malı olduğunu gösteren kurşun kalem. Şimdi pek kullanışsız, zira bozuldu. "Atılamıyor".
Metalik kısımları kopmuş, ayrılmış, düşmüş kahverengi Rotring: Tahminen ucundaki küçük parçası da düşmüştür. Hani, o parça olmadığı zaman tepesine bastığında, alttan iki metre ileriye çıkıyor ya uç. Rotring'in ruhuna fatiha. Atılmamış.
Rotring çakması, çeşitli marka uçlu kalemler: Olm Rotring bozulmuş diyorum, bunlar dayanır mı? Eve geldiğinin ikinci günü bozulmuştur sanıyorum. Kalemliğe girişleri meçhul.

Evet, işte bu yazıda da odamızın bir yerlerinde bizden habersiz yıllar yılı yaşamını sürdüren, tuhaf fakat bir o kadar da samimi eşyalarını tanıdık. Dilerseniz çok kısaca harfli şeylerden de bahsedip kaçayım.

A: Bir zamanın TeknoSA promosyonu, 3 ayaklı hoparlör. Yalnızca bir ayağından ses geliyor şu an.
B: Nero'nun "Yazma işlemi başarısız (52x)!!!" falan gibi bahanelerle kurban ettiği boş cd'ler. Bedenleri kirli olabilir ama ruhları hâlâ temiz.
C: Yalnızca babamın kullandığı, ama neden hâlâ benim odamda olduğunu anlayamadığım delmece aleti. Adını bilmem etmem.
D: Kağıt 1 lira o. Neden harf verdim bilmiyorum.

(yarın manchester maçına inönü'ye gideceğimden kelli, bir-iki gün yazamayabilirim. yazadabilirim. kısmet bu işler. öperim hepinizi.)
Okumaya devam →
12 Eylül 2009 Cumartesi

Oryantasyon

6 tane ömer üründül tadında yorum
Bu kelimeyi ilk duyduğumda, ki geçen sene bugünlere tekâbul eder, yalan olmasın, "Dansöz mü çıkıcakmış o gün ehe ehe." diye espriler yapmadım değil arkadaş ortamında. Gerçi o ortam da hep bizim okulu kazanmıştığından, dilbilgisine katkıda bulunuyorum, aynı şekilde karşılıklar gecikmemişti. Temel olarak "ODTÜ'yü kazanan öğrencilere okulu, bölümü falan bi tanıtalım hacı" mantığına dayalı bi gün bu oryantasyon. Bunun dışında kampüsün çeşitli yerlerinde aktiviteler düzenleniyor, öğrenci toplulukları da kendilerini tanıtıyor falan. Böyle renkli bişey işte. Bunu öğrendiğimizde, dansözlü espriler için pişmandık. Kısmet.

Efendim, geçen sene "Hmm tanıyalım tabi, neymiş neymiş?" düşünceleriyle ilk kez katıldığım bu oryantasyon gününden pek bişey anlamamıştım. Hem kampüsü tanımadığımdan, hem de kimseyle tanışıklığım olmadığından, benim için o gün sadece "Radyo Topluluğu'na girme günü"ydü. Zira okula girerkenki yegâne hedefim buydu. Bi de aslında rap topluluğu aradım ama apaçi breakdansçıların standında buldum kendimi. "Rap yoğ mu yeaa?" dedim. "Breakdans edemiyorum ben. Kilolar falan." Aldığım olumsuz yanıt üzerine, basketbol sahasına yanyana standlarını açan, birbirinden renkli topluluklar arasından radyo topluluğunu aramaya koyuldum. Mamafih, bulamadım.

Dün, 11 eylül günü, yine oryantasyon vardı okulda. Birbirinden renkli aktiviteler, şakalı komikli eğlenceler yine birbiri ardına sıralanmıştı kampüste. Tabi bu kez, ikinci senede, işim topluluklar hakkında bilgi sahibi olmaktan çok, kendi bağlı olduğum topluluğa yeni üye kazandırmaya uğraşmaktı. Radyo topluluğuna. Eheh. Nası, bi havalı oldu böyle bağlayınca dimi. Sonuçta insan üst kurul olunca sorumlulukları artıyo. Bak bak nası devam ediyorum ama. Hehey.
Hemmen gittim buldum standı. Daha kahvaltısını yapmadan sabahın köründe buraya gelip standı kuran yönetim kurulu ve diğer üst kurul arkadaşlarla selamlaştım. O değil de, stand dedikçe benim aklıma süpermarketlerdeki sucuk standı geliyo. Neyse. Aldım boyundan asmalı kartımı, geçirdim kafama, yeni üye peşine düştüm.

Saatler boyunca önünü kesip, arkadan koşup, uzaktan bağırıp, bi şekilde durduruğum insanlara radyo topluluğunu anlatmak, ki insanlardan kastım genellikle güzel kızlar oldu, böyle bi yanım da var işte, oldukça keyifliydi. Akşama doğru bu keyif hali yerini biraz yorgunluğa bırakırken zaten herkes yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Kolundan tuttuğumu şakalı-komikli laflarla standa kadar getiriyordum, ve düşünün saatler boyunca benimle aynı görevi yapan 8-10 arkadaşım daha vardı. İyi çalıştık gün boyunca. Deliler gibi insan çağırdık tanışma toplantımıza. Tabi genellikle güzel kızlar gelicek gibi. Neden bilmiyorum.

Genel olarak çok daha keyifli geçmişti ikinci seneki oryantasyon. Bi alt dönemdeki adama bişeyler anlatmak çok zevkli bişey. Ne söylesen kabul ediyo. Ben böyle şey görmedim. Topluluğumuz her sene araba veriyo desem, inanıcaklar, o derece. Veya mesela, "Bu okulun altına yatır var." desem, "Aa vay anasınıııı, görebiliyo muyuz?" diycek.

Sonuç olarak; bi sonraki oryantasyonu, gerçi bi sene var daha, iple çektiğimi belirtirken, topluluğumuzdaki her bi üyeye, özellikle dün standdaki arkadaşlarıma selam ederim. Buraya kadar sıkılmadan okuyan insanı da sarılıp öperim.

Daçe.
Okumaya devam →
11 Eylül 2009 Cuma

Hepimiz Hakkı'yız

9 tane ömer üründül tadında yorum
● Selamlar sevgili okur, naber? Bi yaramazlık yok?
● Havalar da soğuk mu sıcak mı. Yani sıcak da, ben niye bir haftadır kapşonlu sweat'le sokağa çıkıyorum. Hayır, soğukken sweat'le çıkıyorum; çıkınca sıcak oluyo. Beni oynatırcasına. "Gökyüzü noluyo, g.tün başın oynuyo."
● 1789 Fransa'sının bulduğu en sağlam kelimelerden olan "gardrop"a, yüzyıllar sonra, Misak-ı Millî Türkiye'sinin kimi insanları tarafından "gardolap" deniyor ya; işte onadır hüznüm. Gardroba gardolap diyen insan, evet işte o insan, istiyo ki her şey onun kafasındaki gibi olsun, dünya onun ekseninde dönsün. Bence o insan, kusura bakmazsa, biraz kendini beğenmiş bi insan. Yoksa 1789'dan bahsediyorum, Bastil'den bahsediyorum burda. Ayıp.
● Çok fazla da bulaman sevgili okur, Bastil'den öyle alenen bahseden bi yazarı.
● Geçen gün Var Mısın Yok Musun izliyorum. Gerçi zaten haftalar sonra bi kere izledim. Son yirmi dakikasına falan yetiştim hatta. Öyle bi izledim. Zaten öyle yarışmaların son yirmi dakikasını izliyceksin, vitamini orda. Başı çok sıkıcı lan. Neyse. İzliyorum işte. Hakkı var, Hakkı'yı izliyorum. Sen bilmezsin Hakkı'yı, nerden bilcen. Adam final-four'a iki tane beş yüz binle girdiği halde teklifi aldı falan. Bildin mi? Hah, böyle anlatınca bilirsin tabi. Az Acun fanı değilsin sen. Azacun fanı var mı? Ehh neyse. Bi baktım, diğer yarışmacılar Hakkı'ya hakaret falan ediyo, Acun da bi yandan "Allah belanı versin senin rezil herif." falan diyo. Olm iki dakka sonra bi daha baktım, Hakkı ağlıyo böyle. Salya sümük. Ya da o kadar olmasa da, sade salya. Yazık dedim. O an içim cızz etti Hakkı'ya. O an.. O an istedim ki, Hakkı teklifi kabul etmeyeydi de, o iblislerin sözüne mearuz kalmayaydı. Ah benim Hakkı'm be. Ah be.
● O değil de, nerden benim oluyo lan. Al senin olsun okur. Olmadı, sen de eşine dostuna verirsin.
● Bugünlerde blogger.com'un doğumgünü falan var galiba. Kaç gündür logonun B'sinde bi pasta resimleri, bilmemneler. Olm adam gibi kutlasana bi gün işte, ne görgüsüzlük yapıyosun kaç gündür. Sanırsın Blogger sünnet oluyü.
Oluyü olmadı oraya dimi. Tahmin etmiştim.
● Şş okur, yavaş yavaş 250. posta doğru yaklaşıyoruz, hissediyosun değil mi? Bi kıpırtı var yani. Du bakalım. Şunun şurasında 7 post kaldı. Anaa. Blogger, logosundaki o pastayı bana mı saklıyo lan yoksa? Vay anasını. Duygulanırım bak.
"Bir kere, birebir insanla uğraşıyoruz yani her şeyden önce. İnsanla uğraşıp, onu idare etmek kolay mı? Bizim işimiz bu." diyen insanlara gıptayla bakıyorum. "Aa hakkaten ya evet kolay diil, hıhı." falan diye takdir ederiyorum öylesini. Acaba benim o cümleleri kurabileceğim bi mesleğim olucak mı ki.. Şu da olabilir yani bak, Allah korusun: "Yohh yaa, sabah çıkıyoz, ağışam geliyoz. Bizim de işimiz, bu yani." Yok, aman.
"Do you really know me?" uygulamasını, herhangi bi arkadaşı gizliyebildiğimiz gibi gizliyebildiğimizi aylaar aylar sonra öğrenmek o kadar ağırıma gitti ki. O kadar gitti yani. Bak, şu kadar. (off betim.. betim..)
● Ama aynı zamanda, canını sıkan adamı saniyesinde gizlemek de ne güzel, ne keyifli oluyo dimi? "Berkay'ı gizle", hoop Berkay yok. Berkay'ı örnek olarak verdim tabi, yoksa niye gizliycen Berkay'ı yani dimi. Gizlemesene Berkay'ı ya. Şşt, geri alsana olm beni. Ya kime diy...
● Kendi adımdan bu kadar bahsettiğim bi madde hatırlayamadık. Böyle ailece falan baktık ama, yok.
● Kaçayım şimdi. Penguen gelmiş, onu bi inceliyim. Öperim.

Daçe.
Okumaya devam →

Odamızı Tanıyalım (Mı?)

5 tane ömer üründül tadında yorum
Benim odamda uzun yıllardır yaşayan, böyle bişey var. Bilmiyorum sizin odanızda da var mı. Benden eski bu. Herhalde tarihte üretilen ilk Nokia'dan beri orda. Bi de daima prizde böyle. Oradan aldığı elektriği odaya veriyor mu, eğer veriyorsa bu bizim faturalara etki ediyor mu, onu bilmiyorum. Bildiğim tek şey, prizden çıkardığınız zaman çok sinirleniyor, sağa sola "Şarzz! Şarzz! Şarzz!..." demeye başlıyor. Bir de sanırım yerde bıraktığı şekille bize bir mesaj vermeye çalışıyor ama, henüz çözmüş değiliz.

Evet, odamızda bu tip bir şeyin olduğunu saptadık, kategorize edebildiğimiz an ansiklopedilere geçireceğiz. Şimdilik bizden bu kadar diyor, sözü stüdyolarımıza bırakıyoruz...

başlık hakkında açıklama: yani böyle bi post serisi oluşturayım demiştim önce, ama karar da veremedim. sonuçta hevesimi dakikasında satabilen bi insanım. o yüzden başlıkta böyle bir muamma, bir çelişki, efendime söyleyim, bir dilemma oluşuverdi. ayrıca dilemmayla muammanın yüzyıllar önce, kavimler göçü sırasında dünyanın iki ayrı ucuna dağılmış iki kardeş olduğunu da herkes gibi, ben de şimdi öğrendim.

haricî açıklama: paintte yazı yazmak çok zor lan.
Okumaya devam →
8 Eylül 2009 Salı

Ender Gelişen Osasuna Atakları (?)

9 tane ömer üründül tadında yorum
spoiler: şakalı yazı değil, sıkılırsın canım.
...

"Aman çocuum sporla uğraşsın"
diye çocuğunun bacağından tutup karateye, yüzmeye, basketbola yazdıran, 5-9 yaşlarındaki çocuğun da aklının evveliyatına güvenen aile.. Yapma bunu. Nolur yapma.
O çocuk spordan nefret ediyor sonra.
Sekiz-on yıl, bilmiyorum, belki de 12 yıl boyunca dayatılan, "bunu yapmazsan sana not yok!" denilen beden eğitimi derslerinden de arkasına bakmadan kaçıyor.
Ama kader işte.. Biliyor ki o beden hocası kadar kaprisli meslek adamı yok şu fani hayatta.
"Ters takla!" deniyor, ters takla atarken boynunu inciriyor. -incirmek apayrı yazı konusu-
"Turnike!" deniyor, steps yaptığı için aynı hoca tarafından azar işitiyor.
O çocuk bi kere spordan nefret ettiği için, sporla ilgili tüm aksilikler onun başına geliyor.
Basket oynarken orta parmağını inciriyor mesela. Parmak, diğerlerinden ayrı bi muameleye tâbi tutulup, sarılıp sargılanıyor. En az bir hafta, çocuk orta parmağını, hatta belki tüm o eli verimsiz kullanıyor.
Belki de o yüzden, resim dersi ödevini yapamıyor o hafta. Bu çocuk aynı zamanda biliyor ki, resim öğretmeni de dünyadaki en büyük çıban başı. Allah belasını versin kaprisli branş hocasının.
Dersler bir yere kadar ama. Nöbetçi oluyor bu çocuk, kıyafetini getirmiyor, belki de o dersi asıyor falan. Hep spordan nefret ettiğinden.
Hep "dayatılmasından".
Bu işin bir de arkadaş arasında yapılanı var.
Çok ufak yaştan öylesini daha bi seviyosun. Kimse dayatmıyor çünkü. İstemezsen oynamıyosun, canın isteyince de bal gibi oynuyosun.
Spor denen şeyden biraz keyif alıyosun. Arkadaşlarını seviyosun çünkü. Bedenciye beddua okuyosun. En basit olarak, iki kavramın net farkı bu.
Tabii, sporu sevmeyen biri olarak arkadaş arasında oynanan, rekabete dayalı sporlarda öyle çok kendini geliştiremiyosun. Nereye kadar yani.
Yaşını başını alana kadar belki zibilyon tane maç yapıyosun. Ama yirmi sene önceki senle bi farkı olmuyo. Hâlâ sevmiyosun spor yapmayı, sadece arkadaşlarınla olmayı seviyosun.
Kafana göre takılmayı seviyosun.
Konu yüzmeyse denizde yüzmeyi, futbolsa "şut çekişelim mi lan?" olayını, karatede düpedüz adam dövmeyi seviyosun.
Küçük yaştan, 5-9 yaşlarından dayatılan "spor yapsın benim çocuum" felsefesine hayat boyu düşman oluyosun.
Bu yazıyı okuyan olur mu bilmem şimdi. Bence bi yerden sonra bırakmışsınızdır çoktan. İstiyorsunuz ki hep komikli şeyler yazayım. Öyle yağma yooğ.
Yazıya başlamadan önce, dostum Berk'le bir fotoğrafımı gördüm. 8-9 yaşlarındayız. Üzerimizde o zamanın tişörtleri var. Ailelerimiz almış elbette.
Benimkinin üzerinde "Athletic" yazıyor. Bir Amerikan sporunun figürleri var. Bilmiyorum şu an adını. Berk'inkindeyse "Basket" yazıyor büyük harflerle. "36" numara. Forma numarası.
Şu an ikimiz de şahane şekilde hayatlarımıza devam eden iki farklı, ama "çok benzer" insanlarız. Tişörtlerden, o yıllardan dikkatimi çeken bir benzerlikse, ki o bu yazıyı yazmamı sağladı, ikimizin de şu an "spor"dan ve "spor yapmak"tan çok uzak olmamız.
Şu an 19 yaşındayız -berk 19,5 tamam- ve hâlâ "dayatılan" spordan arkamıza bakmadan kaçıyoruz.
Kendi adıma, kaçmaya da devam edeceğim.

Şimdi esasen bu yazıyı ailelere değil de, çünkü onlar da bi yerde çocuğun iyiliğini istiyo, yeryüzündeki tüm kaprisli bedencilere -ve evet resimcilere de- adamak istiyorum. Allah gani gani cezalarını versin.

Teşekkürler. (çok oturaklı yazı oldu, oturaklı yazıların sonunda teşekkür edilmiyor muydu lan?)
Okumaya devam →
7 Eylül 2009 Pazartesi

Tanrı'nın Kolu

1 tane ömer üründül tadında yorum
Okumaya devam →
6 Eylül 2009 Pazar

Bazen Ofsayt

5 tane ömer üründül tadında yorum
● Naber, iyisin? İyi gördüm iyi.
● Çok acayip bişey yapıyosam ve bu iş çokça merak ediliyosa, o kadar mutlu oluyorum, o kadar götüm kalkıyo ki. "Ya Daçe nası yaptın onu, nası yapılıyo yani bi göstersene bize de" diye yanıma gelen arkadaşlarımı görünce, gözüm dönüyo, adeta şerrefsiz bir ibine gibi ser veriyor da sır vermiyorum. Tabi yaptığım işin sırrını paylaşmamanın bi süresi var. Yani mesela 3-5 gün sakladım o sırrı, 6. gün insanlar yavaş yavaş "amaan skerim lan söylemessen söyleme olm!" diye tribi koyup gittikleri zaman da dünyalar başıma yıkılıyor, adeta yüzyılın ikileminde kalıyorum. Sonuç? Sonuç olarak arkalarından koşup paşa paşa söylüyorum tabii, detaylı detaylı anlatıyorum. "Bak" diyorum "hacı", "beyle tutuyosun şu tarafından, beyle yapıyosun, beyle beyle."
● İkilemde kalmak kadar acı bişey yok. İtalyan doğru demiş.
● Estonya maçını izledin mi? İzlediğini biliyorum. "Nassı yendik hehehe" diye muhabbet yapmıycam tabi burda. Yoğunlaşmak istediğim konu tamamen Estonya. Yazık yani. Estonya diye bi ülke yapmışsın zamanında, ok, emeğe saygı; ama sen her turnuvada sonunculuğa oynayan futbol takımını ne diye ısrarla bi sonraki turnuvaya da yolluyosun güzel kardeşim? Hayır, sonra ben üzülüyorum burda, senin hiç vicdanın sızlamıyor mu behey duyarsız?
● Bir yıl içerisinde en sevmediğim iki günden birincisi pantolondan şorta geçtiğim gün, ikincisi de şorttan pantolona geçtiğim gün. Mümkünse iki günü de uyuyarak geçirmek istiyorum.
● Bugünlerde bizim apartmanın dış kapısına bir acayip, teknolojik, değişik değişik sistemler takılıyor. Kartlı sistem, kameralı sistem, geliştirilmiş ses sistemi, dudak okuyucu, dil atıcı.. Güvenlik had safhada yani. Sanırsın Beyaz Saray'da oturuyoruz. Retina taraması koyucaklar yarın bir gün, çok korkuyorum.
● Köln'e giden sevgili Anıl, kendisi haber stajyörüm olur, ama stajyör değil de onun bi adı vardır, Nuri Bilge Ceylan yazısı istemişti. Ben böyle, istek alınca çok seviniyorum. Yazmak daha kısmet olmadı. Adam Köln'e gitti falan, ben hâlâ yazıcam. Anıl, sen bu satırları okuduğunda çok uzaklarda olucaksın biliyorum, ama söz, yazıcam yani.
● Yaklaşık iki yıldır bu blogda oyun incelemesi yazıcam.
● Ya ben şeyi çok merak ediyorum sevgili okur, ama tahminen sen hiiç oralı değilsin. Mesela futbol oyunlarını kodlarken, bkz: konami, ea sports falan, ofsayt kuralını nası yazıyolar da adam ofsayta düşünce yan hakem şak diye bayrağını kaldırıyo? Hayır normal insan anlamıyo ofsaytı, bilgisayar nası anlıyo?
● Uykusuz'un Alpay Erdem transferine şimdilik anlam veremesem de, haftalar sonra yeniden kendisiyle buluşmak oldukça keyif verici oldu. Umarım Penguen, elindeki wonderkid Özer Aydoğan'ın kıymetini bilica.
"Mutlu musun?" diye test gördüm feysbukta. İnsan anlamaz mı mutlu olup olmadığını? İyice KozmoGirl'e çevirdi herifler feysbuku.
● Hayır CosmoGirl okumuyorum. Hayır küçükken de okumuyodum. Tamam Allah belanı versin, küçükken kuzenimin dergisindeki testlerini yapıyodum, tamam.
● Gece benim yayın var radyoda. edit: yok lan bildiğin 12'de başlıyomuş sevgili okur. bilgine tabi.

Fazlaca nokta, bir çırpıda bitiverdi. Yanaklarından öperim.
Daçe.
Okumaya devam →
5 Eylül 2009 Cumartesi

Bizden Kaçmaz

1 tane ömer üründül tadında yorum
Şu günlerde bir Münevver Karabulut'un babasının testereli basın toplantısı, bir de Ertuğrul Özkök'le Ahmet Hakan'ın hacca gitmesi bana çok dürüst gelmiyor. Tamaamen şov biznızz.

(kaç gündür kimsenin tepki vermediği ama her aklıma geldiğinde kendi kendime "ahhı ahhı" diye güldüğüm espriyi şuraya da yazayım. yine kimse tepki vermezse demek ki bi yerde hata yaptık co. "babası açıkladı: münevver karabulut'un bonservisi 3 milyon euro." ahhı ahhıh..)
Okumaya devam →
4 Eylül 2009 Cuma

Son of a b...!: Visitor

5 tane ömer üründül tadında yorum
*michael tek gözü şiş olarak, masada ters duran dosyasını okumaya çalışıyor ve sürekli durup tavana bakıyor, alnından akan terler gömleğini ıslatıyordu. yazar burda durdu çünkü çok sapık bi duruma doğru gidiyordu bu iş*
- Burası oldukça sıcak dostum. İnsan böyle sıcak ve kapalı bir ortamda kafayı yiyebilir.
- Tanrı aşkına, sana sorduğum soruya cevap ver lanet olası!
- Hangi soru dostum? Ben soru falan hatırlamıyorum.
- Benimle oynama! Sana, o gece yanında olan diğer adamı sordum kuş beyinli!
- Öyle mi?
- Benimle dalga geçtiğini sanıyorsun, değil mi pislik herif? Benimle dalga geçmek neymiş göstereceğim şimdi.
*polis memuru, bütün öfkesiyle michael'ın çenesine oldukça sert bir yumruk attı*
*michael'ın ağzı kanlar içinde kaldı. gülmeye başladı*
- Neden gülüyorsun aşağılık herif? Sorularıma cevap ver! O gece kumarhanede yanında kim vardı? Konuşsana pislik!
- Sakin ol dostum. O gece yanımda gerçekten kim vardı, bilmek ister misin? Annen vardı dostum. Annen!
*michael kahkahalara boğuldu ve sinirden deliye dönen polis onu iyice hırpalamaya başladı*
...
*mahkeme, o gece işlenen cinayetlerden ve soygun girişiminden, tek bir kişiyi, michael'ı sorumlu tuttu, çünkü michael şişman arkadaşını satmak istememişti. tam 36 yıl hapis yedi. günlerini kitap okuyarak, koğuştakilerle dalga geçerek ve boş vakitlerinde seks düşünerek geçirdi. her gün oldukça sıradan geçiyordu ve michael 8 ayın sonunda artık soygun gecesini düşünmeyi bırakmıştı.*
...
*monoton geçen günlerden sonra bir gün garip bir şey oldu. michael'a ziyaretçi gelmişti.*
- Hapishane hayatın nasıl gidiyor lanet herif? Beni özledin mi?
*michael ziyaretçiyi karşısında görünce gözleri fal taşı gibi açıldı*
- Seni o... çocuğu!

*yazar hikâye yazma konusunda başarılı olduğunu düşünürdü ama nedense bu hikâye sırf üçleme olsun diye kısalta kısalta kuşa çevrilmiş, hâliyle yazarın tüm yaratıcılığı akıp gitmişti. o isterdi ki bu hikâyeyi en başından, detaylı olarak anlatayım, iyice kafada kurgulayıp öyle yazayım falan ama ne yazık ki öyle bir şey yapsa ve her gün uzun uzun hikâye yazsa, üçüncü gün bloga tek bir okur gelmezdi. o yüzden yazar, birincisinin çok beğenildiği gazıyla yola çıkmış, bunun bir üçleme olmasına karar vermiş ve olayları elinden geldiğince hızlı atlamıştı.*

*hikayenin sonundaki sahnede, elbette gelen ziyaretçiyi tahmin etmek çok zor olmuyordu. ama yazar ilginç bir şey denemek istedi ve şöyle düşündü*

- Gelen ziyaretçinin kim olduğunu (bahsi geçen bir karakter ya da hiç bahsetmediğim biri olabilir), ve gerçekleşecek uzun/kısa bir diyalogu yorumlarda yazın a dostlar. Böyle de interaktif bir şekilde bitirelim içine sıçtığım öyküyü. Haydi siz bitirin canlar!
...
*böylece yazar hem "kısa öykücülük"te, hem de okurlarla interaktiviteye geçmede ne kadar kötü olduğunu cümle aleme göstermiş olacaktı. o değil de hiç yorum gelmezse o zaman sıçtık demekti*
Okumaya devam →
3 Eylül 2009 Perşembe

Son of a b...!: Kiddo

2 tane ömer üründül tadında yorum
*saatler süren yolculuk boyunca aklında iki şey vardı: o gece kumarhanede olup bitenler, ve bundan sonra başına nelerin geleceği. bildiği tek şey kaçması gerektiğiydi ve o da kaçıyordu. belki de bunu ilk kez yapıyordu*
*hava iyice kararmıştı. geçen 90 mil içinde ikinci kez bir benzinliğe rastlamış, deposunu doldurmuş ve hemen yan taraftaki vasat lokantada, kalan parasıyla karnını doyurmak için boş masalardan birine oturmuştu.*
- Ne getirmemi istersiniz bayım?
*michael, lokanta sahibinin oğlu olduğunu düşündüğü küçük çocuğa baktı*
- Bana şöyle güzel bir acılı adana, yanına da şalgam, hati bakim.
*çocuk bir an duraksadı. adamın verdiği siparişe çok şaşırdı. yalnız o değil, okuyucular da bu isteğe çok şaşırmıştı. ama yazar, amerikan yemeklerine dair pek öyle aman aman bilgi sahibi değildi ve belki de o an kendi canının istediği şeyi yazmak istemişti. olamaz mıydı*
- Hey evlat!
*garip siparişi babasına bildirmek üzere mutfağa giden çocuk, hızla içerden fırladı*
- Bana mı seslendiniz bayım?
- Buralı mısın?
- Hayır bayım. Dakota'lıyım.
*yazar, elbette amerikan il ve eyaletlerine de çok hakim değildi. ama dakota diye bi yer olması lazımdı*
- Öyleyse burada ne işin var?
- Dakota'daki evimiz fırtınadan yıkılınca buraya gelmek zorunda kaldık.
*konuşmalar sırasında mutfaktaki yaşlı adam, ıssız lokantasına gelen yabancıyı görmek üzere içeri girdi*
- Merhaba ba.. Ma-Michael?
- Led?
- Yüce İsa! Bu sensin!
*michael oturduğu yerden hızla kalkıp yaşlı adama sarıldı*
- Bunca zamandır ne halt ediyordun ha? Şuna bak. Şu üstünün başının hali ne ha? Çöp yığınına dönmüşsün çocuk.
- Şu yaşımda bana hâlâ çocuk diye mi hitap edeceksin Ledley?
*michael ve yaşlı adam bir süre geçmişten konuştular. ikisinin de birbirlerine karşı duydukları saygı biraz olsun eksilmemiş gibiydi. michael, yaşlı adama başarısız geçen kumarhane soygunundan ve o gece olup bitenlerden uzun uzun bahsetti*
...
- Ledley, buralarda bildiğin bir otel var mı? Biraz dinlenmem gerek. Yarın sabaha karşı tekrar yola çıkacağım.
- Şuu, yolun birkaç mil ilerisinde iki katlı bir otel göreceksin. Orası dostum Willie'nin. Hey, Willie'yi hatırlarsın öyle değil mi?
*michael o akşam yaşlı adama veda edip, otele gitmek üzere arabasına bindi. huzurla uyuyacağı bi yer bulduğuna seviniyordu.*
*ne var ki, düşündüğü kadar iyi bir gece onu beklemiyordu. eski dostu ledley'ye güvenmemesi gerektiğini aklından bile geçirmemişti; oysa o gece, lokantanın telefonundan polis merkezine isimsiz bir ihbar yapıldığından elbette habersizdi.*
...
Okumaya devam →
2 Eylül 2009 Çarşamba

Son of a b...!

7 tane ömer üründül tadında yorum
*hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. saatlerdir tek kelime etmeden oturan iki adam da bunu çok iyi biliyordu. şişman olan, yaşananlardan kendini sorumlu tutuyordu. bir süre sonra sessizliği bozma ihtiyacı hisseti*
- Ne düşünüyorsun?
- Gerçekten ne düşündüğümü bilmek istiyor musun?
- Evet.
- Sana ne düşündüğümü söyleyeyim. Vegas'ta, Thomas denen pislik yüzünden elimize yüzümüze bulaştırdığımız kumarhane soygununu, kendini kaybedip silahına davranan bir avuç gerizekalı gangsteri, o gece orada bıraktığımız 53 milyon doları ve gece sonunda yerde yatan masum cansız bedenleri düşünüyorum. Hâlâ neler olup bittiğinin farkında değilsin, değil mi?
- Boşversene. Olan oldu. Hadi biraz uyuyalım. Sabah yola çıkacağız.
...
*sabahın erken saatleri, arabada*
- Şu, kasadaki kız.. Siyah gömlekli olan. Alice miydi?
- Alice.
- Onunla ne zamandır tanışıyorsunuz?
- Bilmem. Belki bir yıl olmuştur.
- Yalnızca bir yıldır tanıyorsun ve ona bu kadar çok güveniyorsun öyle mi?
- Evet öyle.
- Bazen seni.. Bazen seni gerçekten anlayamıyorum dostum.
- Belki de bazen anlamaman gerekiyordur.
- Ne dedin?
- Belki de... bazen anlamaman... gerekiyordur.. dedim.
- Bunu söylemek istemezdin.
*zayıf adam aniden arabayı durdurdu*
- İn aşağı!
- Ne?
- İn aşağı dedim!
- Ne diyorsun Michael?
- Sana bu arabadan hemen inmeni söylüyorum adi herif!
- Dostum.. Ne-neler oluyor? O kadar yolu tek başına gidemezsin. Seni öldürürler.
- Umurumda değil.
- Peki ya bagajdaki cesetler? Onları tek başına gömemezsin.
*michael tabancasını çıkarttı*
- Hemen şimdi inmezsen sen de bagajda gidersin.
*şişman adam arabadan indi ve michael, kendisini neyin beklediğini bilmediği bu yolculuğa tek başına devam etmek üzere tozu dumana katarak, hızla uzaklaştı*
*şişman adam giden arabanın arkasından baktı ve belki de michael'a son kez seslendi*
- O... çocuğu!..
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)