30 Mart 2009 Pazartesi

Seçim Sonrası Boşluk

4 tane ömer üründül tadında yorum
Aslında kafamda belli başlı bişey yoktu. Çünkü ne zamandır seçim seçim diye beynimizi yediler, şimdi ne seçim var ne bişey. Çok pis boşluğa düştüm. Ben de yine kısa kısa ekibiyle çalışayım dedim ve sonucunda bir ufak açmaya karar verdim..

- Başka bloglarda adımı görmek kadar haz aldığım başka bişey yok. "Aa bu benim lan ehi hehe" diye gevşiyorum hemen. Asıl söylemek istediğim şey başka ama. Bazen Diren bahsediyor ya benden. Arada bir ben de Diren'den bahsediyorum falan (misal şimdi); acaba bu böyle kadın programına çıkan iki ultrasüper samimi(!) sanatçının birbirine iltifatlarda bulunmasına tekabül ediyor mu ki? Bunu düşünedurayım..

- Günah çıkartmak istiyorum Peder. Bugün blogumun yayılmasına biraz daha katkıda bulundum. Ama çok değil. Biraz. Sonra hemen bıraktım. Cehenneme gidecek miyim Peder?

- Hava geç kararıyor ya şimdi bu yaz saati işinden dolayı. Alışmadık tabi; babam eve erken geliyor, akşam yemeklerini erken yiyoruz, diyorum nooliyor.

- Seçimle ilgili haberleri okurken aklî melekelere hakim olmak lazım dostlarım. Sandıklar gitmiş, elektrikler kesilmiş, pusulalar aşırılmış.. Demokrasi fazla geliyor bizim ülkeye bunu anladım ben. Seçim yapmıycaksın arkadaş. Yapılcaksa da insan yapmıycak bu seçimi, haddim olmayarak arzu ediyorum töbe haşa, Allah yapacak. O zaman bak bakayım sandık çalınabiliyor mu.. Tövbe tövbe ya.. (bkz: aklî melekelerine hakim olma konusunda başarısız örnek)

- Neyse işte böyle abidik gubidik ortaçağ seçimi haberlerini okurken şöyle bir haber gördüm: "İçerenköy'ün bilmemneresinde üç ayrı mavi zarftan üç tane prezervatif çıktı!" diye. Okumayı bitiremeden yarıldım. Hala biraz o yarılmanın etkisindeyim.. Ahaha. Bak, hala. Haha.
Sanırım "Eeeh, skerim böyle işi" diye koyulmuş.. Hoha. Çok komik değil mi lan.

- Hani "martın 15 günü kış, 15 günü yaz aabii" geyiği vardır ya. O tezi bu sene çürütüyorum. Bence marttaki günlerin yarısı yaz, yarısı kış. Mesela şu an baya üşüyorum, ama öğlen Kızılay meydanında elimde montla geziyordum. Bir garip.

- Sevgili kardeşim Haliloğlu Alper'e de burdan selamımı gönderiyorum ki, epey sıkılmıştı belki geçmiştir şimdi. (kesin geçmiştir. iddalıyım. sıkıntıyı alırım. fıtığı alırım. bel kaymasını alırım.)

Herkesi öpüyorum ve üç vakitliğine buradan gidiyorum. Geleceğim gene. Belki bugün, belki yarın.. Ama illa ki geleceğim.

Daçe.
Okumaya devam →

Türk'ün Aklı

2 tane ömer üründül tadında yorum
Ya kaçarken ya sıçarken gelirmiş. Seçerken(!) gelmediği kesin..
(bkz: ankara, ib. melih gökçek hanedanlığı)

(Şöyle bişey olsaydı ya bu seçimlerde:
Seçim 2009 / Ankara Büyükşehir
Açılan sandık sayısı: 30.923
Çalınan sandık sayısı: 1.571
falan mesela..)
Okumaya devam →
29 Mart 2009 Pazar

Yeni Bir Tat: Seçim

1 tane ömer üründül tadında yorum
Kapattım kısa süreliğine gözümü. Açtığımda, daha önce olmadığım bir ilkokul sınıfındaydım ve ilk kez oy kullanacak olmanın verdiği heyecanla sırada bekliyordum. Evet. Fazlaca heyecan ve stres. ÖSS sabahı gibiydi. Heyecanımı biraz olsun dindirmek için sırası gelenlerin ne yaptığına baktım. Totalde üç sandık vardı, sandık başındakiler pusulaları falan veriyorlardı, damgayı mamgayı. Kolay görünüyordu. Zaten nasıl bir zorluk olabilirdi ki? Kendimi bu düşünceyle sakinleştirmeye çalıştım, birazcık başarılı oldum. Ama birazcık.

Sıra bana geldi. Heyecan doruktaydı. İlk sandığın başındaki görevliden (hepsi hocaydı sanırım) pusulayı ve ıstampayı almak üzere elimi uzattım. Normal insanlar ne yapıyor? Kibarca damgayı alıyor ucundan, öyle tutuyor. Benim gibi avuçlamıyor. Ben avuçladım, evet. Sonucunda ne oldu tabi? Elimde "Evet" yazar oldu koyu mavi harflerle. "Aha!" dedim, "Aha başladık yanlışlıklara."
Elim ayağım birbirine dolaşmış şekilde oy pusulasına tam olarak "Evet" basamamanın verdiği panikle (bkz: Eve, Ev, E, E e) zarfa sokuşturamadım. Sırada bir ton bekleyen olduğunu düşünüp iyice panikledim, halbuki beklesinler yani dimi. Burhan Altıntop'a döndüm o an.

Sonra zarfa koy, git sandığa at, sonra bi oy daha kullan falan, heyecanı katlayan şeyler bunlar. İkinci ve en zor bölüme geldim, mavi zarfa. Elime verdikleri üç ayrı pusulayı (çarşaf) nasıl zapt edeceğimi düşünürken "Bit artık, biit, biiit!" diye tak tak tak damgaladım. Yine tam bir "Evet" çıkmadı. Şu "Evet" işi içimde kaldı lan, of. 
Daha demin sadece bir pusulayı zarfa koyamazken şimdi tam üç pusulayı bir zarfa sıkıştırma işkencesi başladı. Bitmedi.. Bitmedi.. Bitmedi.. Bitti sonra. Derin nefes aldım. Sonra muhtar filan da seçtik (odtüdeki el ilanları gibiydi onlar), eve geldik. Bir heyecan da böyle geldi geçti.. 

Buraya kadar hikayevî kısımdı. Şimdi hikayeye dahil edemediğim birkaç maddeyi de yazıp bitiriyorum..

- Çıkışta iki muhtar adayı elimizi sıktı. İkisi de çok ümitle bakıyorlardı gözlerimize. Yazık. İkisinden biri kaybedecek.
- Böyle bir heyecan yok abi. Yok yani. Yok.
- Kafam durdu o sırada. Başbakan diyor ya "Büyük düşün" diye. Ben büyük düşünemedim. Kafamdaki tek şey o "Evet"i o yuvarlağa denk getirip basmaktı. Gerisini kafam almadı o heyecanda.
- Zarflar renkli renkli ya şimdi, insana şevk veriyor. "Bir de kokulu olsa" diye düşündüm.
- Seçim yasakları dahilinde sanırım orda burda tahmin yapamıyormuşuz. Mesela ben şimdi tahmin yapsam burda sıçtım demektir. O yüzden yapmıyorum. Ama bence "durumlar belli". (rahat konuşamıyorum, ben seni ararım)
- Seçim sonuçlarının açıklanması işlemi geldi, çattı. Şimdi gözlerimiz BBG evindeki Doğa Bey'i aramıyor değil.

Herkese iyi pazar akşamları, mutlu seçim sonuçları diliyorum. Seçim ekranlarındaki pasta-börek dilimlerinde görüşürüz..

Daçe.
Okumaya devam →

İspanya Maçı Hakkında

1 tane ömer üründül tadında yorum
-Rövaşatadan hemen sonra, yerde Ramos hayvanı-

- Öncelikle.. Kim dedi lan "Çavi yohmuş yeaa" diye?! Getirin lan onu bana!

- Bir kere Sergio Ramos nasıl insan ya? İnsan mı? Değil bence. Kızılderili dedik, bağrımıza bastık ama bokunu çıkardı lan. Hayvanoğlu hayvan. Ya hani bi de 10 defa bekten atak yaptı, hepsi de başarılı falan bir yere kadar anlarım.. Ama 6 pas içindeki rövaşata neyin nesi? Olum oha be! Torres'in, Villa'nın ayağına 5ten fazla top gelmezken, Ramos o rövaşatayla ortamın (affedersiğiz) mına koydu bence. Tekrar ediyorum; hayvanoğlu hayvan.

- İbrahim Üzülmez.. Hmm.. Bu maçta bence Arda denen hıyartoya rağmen gayet iyiydi. En azından kötü değildi. Tamam, en azından 70. dakkaya kadar fena değildi diyelim. O da insan tabi ama, Ramos gibi hayvan mı? Bi yerde yorulucak. 70. dakkaya kadar iyi savundu Ramos'u. Sonra o kızılderiliyi tutan olmadı zaten.

Arda, tam bir hıyar turşusu. Be hey bilader senin düşüncesizliğin yüzünden Deli İbo'muza laf söz geliyor. Halbuki o kızılderili hayvanın çıkışlarındaki en büyük suçlu Arda'dır. Arda ikinci maçta da böyle takım oyunundan, koridor futbolundan (neler diyorum ben, oo, teknik terimler bilmemneler) bîhaber oynarsa Ramos hayvanı elimize yine verecektir.

- "İspanya'ya inanmıyorum ama bir güç var!" Zira İspanya da öyle ahım şahım bir futbol sergilemedi. Bütün oyun orta alandaki ve gerideki paslar üzerine kuruluydu. Demin de dediğim gibi, Torres'e ve Villa'ya neredeyse top gelmedi, gelen toplar da hayasızca harcandı, daha ne diyim.

- Amansız olamadık. Ama olacağız bence. Mesela ne var önümüzde, Belçika mı var kim var? Orda amansız olucaz işte. (ikinci ispanya maçından da sonraki..)

- Volkan bi gol yemesine rağmen birkaç top çıkardı, aferin dedim. Bi de bu şimdi Rüştü'den uzun falan ya, daha bir güven veriyor bana. Halbuki bazen pikaçuluğu tutuyor, kırmızıyı görüveriyor.

- Nihat değişik bi insan. Suratından resmen vefa akıyor. Öyle bir surat yok başka. Vefakar.

- Son olarak.. Rıdvan Dilmen - Ercan Taner ikilisi "klik" diye oturmadı sanki birbirine. Enzim-substrat ilişkisi yakalayamadık. Ama NTV çok iyiydi şimdi Allah için, hakkını vermek lazım.

Neyse, şimdi bırakalım İspanya'yı önümüzdeki maça bakalım. (ahh hasktr o da İspanya'yla lan.. İspanya çık lan aradan!)

Ben bi oy kullanıp geliyorum, pazar akşamına filan görüşmek üzere...
Okumaya devam →
28 Mart 2009 Cumartesi

Earth Hour

0 tane ömer üründül tadında yorum
Uygular mıyım bilmiyorum ama severim böyle şeyleri. 8:30'a az kaldı. Vicdan.. Vicdan.. Vicdan..
edit: benim gibi sağduyulu birisi uygulamasın da kim uygulasın? yarım saatliğine de olsa uyguladım tabii..
Okumaya devam →

Kişi ve Sendromları #1

3 tane ömer üründül tadında yorum
"Dolmuştaki Güzel Kız Varlığı" adlı sendromu sizler için 10 aşamada inceledim.

Ön aşama: Dolmuşa biniş
İlk olarak bu aşamada kişi her günkü olağan eylemini yapar ve dolmuşa biner. Her zamanki gibi para işlerinden kaçmak maksadıyla (bana uzak allaha yakın olsun) en arkaya konuşlanır. Dolmuş öyle lunapark gibi fantastik bi yer olmadığı için çevresine çok dikkat etmeden parasını hazırlamaya başlar.

1. Aşama: Güzel kızın dolmuşa binişi
Kızımız ortalamanın biraz fazla üzerinde güzelliğe sahip olup, o güzelliği heba edercesine esas kişimizle aynı dolmuşa biner. Esas kişimiz ve hemen sonrakiler en arkaya oturduğundan, kızımız illa ki esas kişimizin önlerine oturacaktır.

2. Aşama: Güzel kızın fark edilmesi
Ortalama üzeri güzel kız dolmuşun arkalarında yer bulamayıp önlere oturunca pek tabii ki esas kişimizin görüş alanına girmiş olur. Kişimiz parasını çoktan hazırlamış, içinden "şurdan bir kişi" egzersizleri yaparak öne iletmeye koyulmuştur. İşte o sırada görüş alanı içerisindeki güzel kızı fark eder.

3. Aşama: Somut bilgi edinme
Kişinin en arkadan uzattığı para en nihayetinde kıza ulaşacaktır ve o da bir önündekine yahut şoföre "Şurdan bir kişi alır mısınız" gibi bir şey söyleyip sesini dolmuşun derinliklerinde yankılandıracaktır. Esas kişimizin beklediği an işte budur; kızımızın ses tonunu, yüzünü ve sıradan bir olaya tepkisini öğrenme anı.

4. Aşama: Yakınlaşma isteği
"Yakınlaşma"dan kastımın "yaklaşma" olduğunu söylemeliyim çünkü içinizde bazı art niyetli arkadaşlar başka türlü anlayabilirler. Neyse. Kişimiz "ulan ne diye en arkaya oturdum? bak şimdi uzak kaldım, yüzünü tam göremiyorum" sıkıntısı içinde dolmuşa yaşlı birinin binmesini beklemeye başlar.

5. Aşama: Yaklaşma anı
Dolmuş rotasının ortalarında yaşlıca bir adam biner en sonunda ve kişimiz "Neredeydin be amcacım" ifadesiyle amcaya yer verir, böylece ayağa kalkarak birkaç adım daha öne gelir. İçinde hem ihtiyara yer vermenin huzuru, hem de kıza yaklaşmanın verdiği haklı sevinç üst düzeydedir.

6. Aşama: Soyut bilgi edinme
Kişi yaklaştıkça kızın kulaklığını fark eder. Ne dinleyor acaba diyerek en dandik virajlarda mahsusçuktan kulağını beri getirir, kulaklığa konsantre olur. Bu arada şansı varsa hem dinlediği müzik türünü öğrenir, hem de elindekiler ve kıyafetleriyle kişiliği hakkında tahminlerde bulunur.

7. Aşama: Güzel kızın ayaklanması
Dolmuşta belli başlı bir "incem" hareketi vardır. insan; varsa çantasını düzeltir, koluna takar, ya da direklere tutunmaya ve normalden daha panik bir biçimde sağa sola bakmaya başlar. Bu klasik "incem" hareketidir. İşte kızımız dolmuş rotasının ortalarından hemen sonra "incem" hareketi yapmaya başlar. Bu, kişinin paniklemesine, "Aha gidiyor mu lan?" diye şüphe etmesine sebep olur.

8. Aşama: Güzel kızın inmek için sesini yükseltmesi
Hepimizin bildiği "Müsait bi yerde", "Yol ağzında" gibi vecizli söz sanatlarıyla dolmuş durdurulabilir. Güzel kız da az önceki "incem" hareketinin devamı olarak kaptandan inme izni ister (aslında orada emir vardır, izin değil). Kişimiz, kızın inmesinin garanti olduğunu anlaması üzerine anlık moralini en aşağıya çeker, kalp atışları hızlanır, soğuk terler boşalır.

9. Aşama: Kızın inmesi anı
Kıç kadar dolmuşta o kadar dakikadır ayakta, kapının yanında bekleyen kişimiz "Geri al" komutunu gerçekleştiremeyeceğini çok iyi biliyordur. Ya da zamanı geri alamayacağını. Bu yüzden kaderine teslim olup, kıza son bir kez bakmak ister. Dolmuş dururken kapı açılır, kızımız inmeye başlar. Oralar hep slowmotion'da geçer. Kişimiz kızımızla ilk ve de son kez göz göze gelir. Kalp atış hızı 220 km/saate ulaşır. Yapacak bir şey yoktur, hemen orada kızın peşinden inmesi fazla abes kaçacaktır. (tabi 1.70 liraya da mâl olacaktır)

10. Aşama: Olası bir kısmetin sonu
Kız indikten sonra hiçbirşey olmamış gibi (ona göre hiçbirşey olmamıştır zaten) yürümeye koyulur. Kişimizin arkasından melül melül baktığını bilmemektedir. dolmuş var gücüyle tekrar kalkarken bir kısmet de başlamadan burada son bulur.

Kişimiz kulaklığını umutsuzca kulağına götürürken, Sagopa'dan pesimist melodiler çoktan kulağını arşınlamaya başlamıştır...

(diren'e yanıt gecikmedi: "uzun uzun" da olmamış. sen en iyisi "nane nane", "bazı bazı", "düm tek tek" gibi başlıklar dene. "kısa kısa" ömür boyu benimdir.)
Okumaya devam →

Pir-u-Pak

0 tane ömer üründül tadında yorum
Evde temizlik var bugün. Temizlik olan diğer günler gibi bugün de az bir stresliyim. Sabahın köründe geldiler, duydum. Kalkmadım. 9 buçuk falandı. "Emaan" dedim, "Yat uyu lan banane." Gözümü ikinci kez açtığımda saat 10 buçuktu. Gene seslerine uyandım annem ve diğer iki kadının. Kimse uyandırmaya gelmediğine göre belli ki benim odayı sona bırakmışlardı. Kapattım gözümü, daldım yine. Uyanıverdim. Saat bu kez 11 buçuktu. Kendimi haber bülteni gibi hissettim. Baktım hala ne gelen var, ne giden. Stres oldum. Bir an benim odam kalıcak sandım. Hoş, kalsa nolucak da.. Bu sefer zorlama bir uykuya daldım, sırf zaman geçsin diye. Temizlik işi bir an evvel bitsin diye. Gözümü açtığımda saat kaçtı tahmin edin. Evet, 12 buçukta son kez uyandım. Sabahın 9 buçuğundan beri beni skleyen yoktu. "Eeeh, yeter bu kadar uyku!" diye atarlanarak kalktım. Saat kaç oldu, içerde temizlik devam ediyor, hala beni takan yok. Ben kendi pisliğimde öleceğim burda galiba.

Temizlik olduğu günler ev adeta bir savaş alanına, bir çıfık çarşısına(?) dönüyor. Her yer her yerde. Televizyon tuvalette, sandalyeler bilgisayarın üstünde falan. Bir de her bi taraftan çamaşır suyu kokusu geliyor buram buram. Halılar yerinde değil, mobilyalar yerinde değil, kenarların köşelerin pisliği ortalığa çıkmış. Sanki temizlik yapılmasa ev daha temiz, daha derli toplu görünecek.

Zaten bir temizlik günleri, iki "gün" günleri. Bu ikisinden oldum olası hazzetmedim. Özellikle "gün"lerden. Annemin arkadaşlarını bizim evde ağırlaması, o arkadaş topluluğunun kalabalıklığıyla ters orantılı olarak seyrekleşiyor. 40 yılda bir kere falan geliyolar bize. Ama nihayetinde kadın günü. 40 yılda bir kere de gelse arkana bakmadan kaçacaksın. En uzak yere gidiceksin o gün evden. Çok tehlikeli çok. Anlatmaya kalkarsam bitiremem şimdi..

"Gün" günlerini düşündükten sonra temizlik günleri daha masum kalıyor tabi. Ben yine şükredip oturayım. Kapımı kapattım, blogumu açtım, ooh.. (stres aslında. biraz stres..)

Daçe.
Okumaya devam →
27 Mart 2009 Cuma

Bir AKP Kalesi Olarak Angola

0 tane ömer üründül tadında yorum
(notbaşınot: dünkü 4 yazıdan 2'sini kendim akıl sağlığım için sildim. rtük'ün suçu yok o işte.)

+ Seçime iki gün kala, her gün haberlerde miting görüyor olmanın verdiği bıkkınlık feci derecede ortaya çıkıyor. Seçim bitsin de kurtulalım lan artık. Miting miting nereye kadar. En çok kıl olduğum olay da şey hani.. Bu en tepedeki 3 siyasi partinin liderleri mitinglerde birbirlerine lafın Allah'ını sokuyor, sonra da "Sayın" diyorlar ya. İşte ben ona kılım. Mesela dünyanın en ağır hakaretini edecek, başta diyor ki "Sayın Baykal!..", "Sayın Erdoğan!.." falan. Ulan belli ki saygı duymuyorsun işte, belli ki saydıracaksın yine. Bırakınız Allahaşkına şu "sayın" işini. Lütfen ama. Böyle olmuyor sayın liderler!..

+ Ülkemizde konuşmaktan en çok keyif alınan konulardan birisi, şüphesiz, komplo teorileridir. Zira herkesin bildiği bilgi fındık kadarken her şeyi biliyorum triplerine gireriz. Herkes belli başlı konu temellerini biliyordur, onun üzerinden sallamaya başlar. Mesela en popüler olanı borla ilgilidir: "Yauu aslında çok bor çıkıyü, ama kullandırmıyüler. Onu bi kullansak dünyanın ebesini bir yastıkta kocatırız yeminlen aabi!.." Ya da şey vardır mesela, her işi, her olayı Amerika'ya bağlama durumu: "Ya abicim bu Örövizyon var ya, o tamamen Amerikan kandırması. Bütün Avrupa'yı, başta da Türkiye'yi(!) bunlan uyutuyolar..", ya da ne bileyim, "Olum sen bugün sabahın köründe kalkıp buraya geldiysen bu hep Amerika'nın oyunu. Erken kaldırarak bizi uyutmak istiyolar. Ben biliyorum ama bunları.." Haa bir de şey vardır, bu tip ortamlarda hiç şaşmaz, kesin biri söyler: "Lan olum Türkiye'nin ordusu dünyadaki en büyük üçüncü ordu, yaaa.." Bilmeden sallamak. Bunu ben de yaparım, herkes de yapar. Çok keyifli ve eğlenceli bişey bence.

+ Bugün yine baktım spor sitelerine. İspanyollar demeç üstüne demeç vermiş, bir Ramos, bir Del Bosque, bir de Xavi konuşmuş. Baktım hepsine. Özet olarak dedikleri ortak nokta şu: "Türkiye aslında çok saygı duyduğumuz bir rakip. Onlar küçük takım değil. Yenme ihtimalimiz o kadar da yüksek değil." İşte Çavi, bana bunu yapmıycaksın. Yapmıycaksın. Oraya çıkıyosan doğruları konuşçaksın. Adam gibi diyceksin ki: "Türkiye iyi takım tabi... Ama biz son şampiyonuz, Türkiye'yi donumuzda sallarız. Biz hangi kadroyla çıkarsak çıkalım Türkleri sker atarız. Hiç şansları yok. En az 5 atarız." Bunu demesi lazım. Ama yok, illa kibar olucak.

+ Bugün aklıma geldi. Aslında 10 gün öncesinden "Seçim Ekranı" yazı dizisi hazırlayabilirdim. Neyse, kısmet bugünkü yazının bir maddesineymiş. Efendim herkes seçim seçim seçim konuşurken, hangi şehirde kimin kazanacağını adı gibi bilirken, ben Anadolu topraklarından biraz uzaklaşarak Türkiye yerel seçimlerinin yapılacağı bir başka coğrafyaya, Angola'ya götürüyorum sizi.. Angola'da kim alır sorusunu aradık bugün sokaklarda, halkın nabzını tuttuk. Gördüklerimiz hiç şaşırtıcı değil. Angola'da da AKP açık ara önde. Nasıl mı? Efenim hepimiz biliyoruz ki tüm yurt genelinde AKP bir o köşebaşını, bir bu köşebaşını garantileyip duruyor. Angola'da ise Portekiz sömürgesinden kurtulmanın verdiği gereksiz gaz ve heyecanla komünist bir rejim var. Bu komünist rejimin de başında Angola Komünist Partisi (AKP) var. Bu yerel seçimlerde de Angola Komünist Partisi'nin alacağını hesap edersek; Angola'nın "AKP'nin kalesi" olmaması için hiçbir sebep yok. Şimdi mikrofonlarımız tekrar stüdyoda.. Ali Kırca?..

Daçe, Şov Haber, Angola.
Okumaya devam →
26 Mart 2009 Perşembe

Hacı, Maç N'olur?

0 tane ömer üründül tadında yorum
"Çoh böyük maç" öncesi Türkçe bilen İspanyol bir arkadaşa "Hacı, maç n'olur?" diye sordum, şöyle cevap verdi:

"Sin Iniesta. (sen iniesta'sın.) Cuando Del Bosque se enteró de que Iniesta se había lesionado frunció el ceño. Se iba a pegar a la banda izquierda para buscar por allí el punto más vulnerable de la defensa otomana: su lateral derecho Gokhan Gonul."

Daha doğrusu, şöyle:

"Iniesta olmadan. Del Bosque zaman o Iniesta hoş yaralandı öğrendim. Şakır şakır gidiyor oldu bulmak için orada en Osmanlı savunma savunmasız: Sol Sağ tarafta Gökhan Gönül."

Arkadaşım Googlé Trañsláte Hernandéz'e selamlar.
Okumaya devam →
25 Mart 2009 Çarşamba

Foto Şipşak

3 tane ömer üründül tadında yorum
Ben bu fotoğrafçılık mesleğini anlamıyorum hiç. Bi kız var mesela taş gibi. Fotoğrafçı ona giydiriyor mini eteği, süslendiriyor arkadaki duvarı, geçip karşısına çekiyor. Bunu ben de yaparım lan. Fotoğrafçıyla aramdaki tek fark onun kamerasının ultra-süper aşmış olması sanırım, o makinayı bana da versen ben de çekermişim gibi geliyor. Değil mi öyle?

Bir de şey var. "Fotoğrafçıyım" tribine girenlerin çoğu fotosu hep siyah-beyaz oluyor. "Siyah-beyaz fotoğraf, sanata sanat kadar" tarzında bir şeyler dinlemiştim zamanında bir fotoğrafçıdan. Doğrudur. Bence de siyah-beyaz bir fotoğrafın sanat değeri diğerlerinden bir pıt daha fazladır. Ama her fotoğrafı siyah-beyaz çekmek aşırı derecede kolaya kaçmak gibi geliyor bana. Öyle de mi değil?

Ben de bir aralar heves etmiştim tabi fotoğrafçılığa. Başlangıçta elimde iki kameram vardı; biri Samsung'un 3 megapiksellik dijital kamerası, diğeri de şu an kullanmakta olduğum 2 megapiksellik cep telefonum. Yani topla, 5. Baştaki imkanlar çok elverişli olmayınca tabi ben de kendi hayalgücüm ve yaratıcılığıma bıraktım işi tamamen. İlk zamanlarda çiçek, ağaç, böcek çektim. Sonra onlar yavan gelmeye başladı, yeni metodlar bulmaya çalıştım. Bulduğum ilk metod, pek tabii ki siyah-beyaz çekim metoduydu. Uyguladım hemen.

Ardı arkası kesilmeyen siyah-beyaz doğa ve insan fotoğraflarından epey zevk aldım. Birkaç hafta sürdü bu heyecan. Sonra komple ara verdim çekim işine, sadece amatör ve pro fotoğrafçıların fotolarını takip etmeye başladım..

Ha bi de tabi sırf makinam yanımda diye, her düğünde, nikahta, nişanda, en dandik en sıradan 5-6 kişilik aile yemeklerinde bile fotoğraf çektirir oldular bana. Sinir oldum. O işi de "eeeh!" diyerek bıraktım.

Yani diyeceğim o ki fotoğraf çekmeye ara verdim uzun zamandır, ama bir başlasam benim de önüm açık biliyorum. Nolcak yani? Bir siyah-beyaz, iki de daş gibi hatun çekerim. Biraz da duvarda asılı kurutulmuş biber önünde çay içen yaşlı amca çekerim. Bir tane de hatırım için kediyle göz göze gelen 5 yaşında çocuk çekerim. Bir yandan da tabi kontrastını montrastını, ışığını mışığını ayarlarım. Ben de olurum yani sanat fotoğrafçısı. Ne var ki?

Bu da beni bu yazının en başına götürüyor; "Ben bu fotoğrafçılık mesleğini hiç anlamıyorum azizim." Bilen varsa uzun uzun anlatsın lütfen..

(mehmet turgut'a selam olsun - daha bir litegraf yapmasını bilmiyor adam, neysse:D)
Daçe.
Okumaya devam →

Sen Facebook'sun

2 tane ömer üründül tadında yorum
Daha demin internetin 16. yıla gelişinden söz etmiştim. Bu da onun üstüne denk geldi. İyi oldu. Her şeyi, özellikle Feysbukla ilgili paragrafı açıklıyor herhalde..
(istatistiği kıçımdan uydurmuyorum elbette, kaynağı burada)

Okumaya devam →
24 Mart 2009 Salı

56'dan 1024'e

3 tane ömer üründül tadında yorum
16 yıl olmuş internet bizim topraklara ulaşalı. 16 yıl.. Dile kolay. Bu internetin donanımsal teknolojilerinden hiç anlamam (yok fiberoptik kabloymuş, yok Yunanistan'dan geliyormuş da Bulgaristan'dan gelmiyormuş falan), ama kendi şahsî internet yazılımı geçmişimi çok iyi bilirim.
Şahsi diyorum ama aslında benim yaptığım şeyler zaten herkesin yaptığı şeyler. Çok da şahsi değilmiş demek ki.

16 yıl önce Panama bandıralı bir kamyonun arkasına atlayıp günümüze kadar gelen internet, benim bilgisayarımda ne zaman hayat buldu tam olarak hatırlamıyorum. Sanırım ortaokul yıllarımdı..
O zamanlar 145, 146 vardı. Çevirmeli bağlantı, Dial-up. Bi tanesi daha pahalıydı diye adı çıkmıştı. Hangisiydi o.. Neyse, o zamanlar telefon çevirme sesinin hası duyulurdu, beklerdik bi süre. Şimdi öyle mi? Şimdi ben daha bilgisayarı açmadan bağlanmış oluyor, orda kendi başına takılıyor. Biz beklerken ekranda çıkan küçük pencerede "Şifre doğrulanıyor...", "Bağlanılıyor...", "Numara çevriliyor..." gibi yazılarla karşılaşırdık. Bir de iki telefon arası gidip gelen bir animasyon vardı, çok hatırlayamadım şimdi. O zamanlar sadece ama sadece Internet Explorer'ın olduğu zamanlardı, çoğu zaman bize o soğuk uyarıyı gösteren internet tarayıcısı.. "Error: 404! Page Not Found. -açıklamalar bimnemneler-". O zamana dair hatırladığım en bomba popüler şey ise DestroyCartoon.com animasyonlarıydı. Hatırlarsınız; Sayko-İmam, Pokéimam filan.. Bir de "Grafi2000" animasyonları vardı. Onlar çok geç yüklendiğinden dolayı pek girmiyordum. Ama o da ayrı güzeldi.
Bazen kol gibi gelen faturalar sayesinde çok fazla internette durmak elzemdi tabii. Yarım saat dururdum mesela, hemen bi vicdan azabı kaplardı içimi. Yarım saat çoktu o zaman. Zaten orta sonda LGS megese ayaklarına pek girmez oldum internete, ara verdim bir süre..

"O zıman", "bozıman" diyip duruyorum. Ortaokulu fazla uzatmadan hemen geçiş yapalım.
Liseye geldikten kısa süre sonra edisel diye bişeyler çıktı. Sanırım Telekom'un Araplara satılmasının bir meyvesiydi bu. Zaten sata sata ne kaldı ülkede derseniz, koca bir sıfır işareti yaparım, sonra gelir beni döverler "bu ne lan ipne mi diyon" diye. Kalmadı bir şey elimizde. Neyse konumuz o değil (politika cıs bıt!). Edisol, medisal bişeyler derken bizleri bugünlere getirecek olan şeyin ADSL olduğunu öğrendik. Hemen geçiverdik tabi, durur muyuz.
Efenim övünerek söylüyorum, ADSL'in ikinci nesil üyelerindenim. İlk nesil 2003-2004 arasıydı sanırım, çünkü ben o nesle sürekli olarak mp3 çekmeye giderdim bende dial-up varken, ordan biliyorum. (dial-up'ın hızı 56 kbit idi, şimdi 1 mbitle blog yazıyorum, hey gidi)

Ha tabi efenim, es geçmeyeyim. ADSL'in biz ilk nesillerinin (256 kbit idi başta yanılmıyorsam) en çok bildikleri kullandıkları siteler de mp3 sömürme siteleriydi. Mustafa Sandal'dan tutun da, Tarkan'a kadar herkesi indirebiliyorduk. Ne büyük imkan ama(!). Mp3 siteleriyle yetinmedik tabi. Forumlar başladı. Ya da önceden vardı, ben sonra dahil oldum bilemiyorum. TTV (teknoloji televizyonu) vardı kablolu tv'de bir ara, bilmem bilir misiniz. Orda çıkan iki geyik herif sayesinde kanalın forumuna falan üye olmuştum. Tabi oluş o oluş, beni orda büyük bir macera bekliyormuş, haberim yoktu.
Şu internetin en büyük yararlarından biri o forum ve forumdaki arkadaşlıklar oldu. O zamanlar 14 yaşındaydım, ortalama da demek ki 15 filanmış ki çok zorlanmadım alışmakta. Şimdiye kadar ordan gelen bir sürü muazzam arkadaşlarım var. Hepsine selam.

Lisenin ortalarındayken (lise 1 falan) Youtube, sonundayken de Facebook patladı. İkisini de tutamadık bir daha. Hatta Youtube'u o kadar tutamadık ki, şimdi kapalı mesela o derece. Facebook'a 2007 kışında üye olmuştum, fena değildi o zamanlar. İlk kez eski arkadaşları bulma heyecanı falan. Hepsini bulduk tabi. Şimdi herkes herkesi buldu maşşallah, dolayısıyla Facebook amacından sapmaya çok yaklaştı.
Zaten bir süre sonra da "Çq gsel çıkmşsn tatlımmm:):))))", "İsleyin çok kmikkk!!1!" ve "Hangi seviye salaksın ? testini çözdü ve 'O-hooo' çıktı" gibi furyalar başlayarak çoktan sapmış oldu.

...

İşte 16 yıllık internet serüvenimin (hepimiz aynı olsa gerek) özeti budur (msn, blog yok hassktr!). Özet bile biraz uzun oldu gerçi. Komik ama. Eğer yukarıyı okumaktan üşenip direk bu satırları okuyan varsa, daçe der ki: "valla komik olum".

Şimdi de daçe der ki kendinize iyi bakın, bol internetli günler geçirin.

Daçe der ki Daçe.
Okumaya devam →
23 Mart 2009 Pazartesi

Kısa Kısa

2 tane ömer üründül tadında yorum
+ Bugün Hadise'nin Düm Tek Tek klibini izledim ve hemen akabinde klibin TRT tarafından kabul edilmediğini öğrendim. Neymiş efendim, klip çok erotikmiş, kızımız çok seksiymiş. Yau bilader sen bu kızın seksi olduğunu bilmiyor muydun önceden? Hadise'ye teklifi sen götürmedin mi "Gel şu Örövizyon'u hallediver" diye? Şimdi neyin şikayetini ediyorsun anlamıyorum. Ayrıca ben klibi izledim, gayet güzel klip. Seksi meksi yok, kim seksi. -ağzını "o" diye açan msn smileyi-

+ Hintliler acayip insanlar. Şimdi de ucuz araba yapacağız diye bürsürü malzemeden çalmışlar. Radyo yok, hava yastığı yok, ABS yok. Belki cam filan da yoktur. Hatta belki arabayı fıtı fıtı fıtı diye Fred Çakmaktaş gibi süreceğizdir. Bu ultrasüper güvenilir aracın fiyatı 3500 türk lirasıymış. Yanında bir de sağlık kiti hediye ediyorlarmış. Bence süfer kampanya. Süferötesi.

+ Bu partiler işin bokunu iyice çıkardılar. Yeter yau her dakka her köşede bir parti bayrağı, bilmemnesi. Seçimler iyi güzel, eğlenceli dedik, renkli dedik, bağrımıza bastık; ama seçimlerden sonra iki-üç hafta kadar siyaset duymak istemiyorum. Off bre.
Bir de bu siyasi liderlerin kendilerine özel belli konuşma stilleri var. Çok spesifik. Mesela Bahçeli her lafı, her cümleyi uzatıyor. Sonra cümlenin başını unutuyor, o cümle bambaşka bir yere, bambaşka kiplerle bağlanıyor. Bunu keşfettim. Komük.

+ Bruce Willis evlenmiş dostlarım. Nerden biliyorum, tabi ki geçen hafta elime geçen düğün davetiyesinden. Nokta şaşmadan aktarıyorum, aynen şunu yazmışlar: 
"Bruce WILLIS - Emma HEMING
Hayatlarımızı birleştireceğimiz bu özel günümüzde sizleri de aramızda görmek isteriz. 
Yer: Vedat Dalokay Nikâh Salonu, Tarih: 23.3.09 - 16:00
Mahmut-Hanife WILLIS ... Birol-Nurten HEMING"
Hiç abartmıyorum. Neden abartayım ki zaten. Sizi mi kandırcam olum. Hasta etmeyin adamı lan.

+ Dostlarım, şunu söylemeliyim ki herkes benim kadar şanslı olamıyor. İran'daki bloggerdan bahsediyorum. Adam evinde ölü bulunmuş. Yani ben böyle her gün güncelliyorum filan ya, olur da birkaç gün teklersem bilin ki evimde ölü bulabilirsiniz beni de. Ölümlü dünya.

Kısmet. Her şeyin başı sağlık. Daçe.
Okumaya devam →

İspanya-Türkiye

2 tane ömer üründül tadında yorum
"Xavi Türkiye maçında yok!!", "Iniesta'nın oynaması çok zor!", "Puyol sürprizi!!" ve dahası.. Bunlar malum maça yaklaşırken gereksiz yere heyecanlanan insanlar.. "Çavi yohmuş yeaa" diye gaza getiriyorlar aklınca. Ulan düdük, Çavi olmasa nolur? Ya da Iniesta, ya da Puyol? Onlar bizim gibi sadece Arda'nın ya da Servet'in ya da Nihat'ın ağzına bakmıyorlar. İspanya milli takımı öyle bir yedek koyar ki senin Çavi dediğin adam yerine, aklın hayalin şaşar. Nitekim, şaşacak da. Hep birlikte cumartesi akşamı izleyip göreceğiz kadroları. O zaman diyeceğiz ki, "ulan keşke çavi oynasaydı lan bu adam neyin nesi!?" filan.
(bir de çaabi alonso olacaktı oralarda)

Futboldaki manşet gazeteciliği boş iş. İki çavi bir iniyesta diyince götürüyor parayı. Allah müstehakınızı versin. (müstehak ne la?)

O değil de dostlarım, dünya gözüyle bir iki milli maç izleyeceğiz o pırıl pırıl NTV ekranında uzun zaman sonra. Bundan önceki milli maçı hatırlamıyorum bile. Ben bu NTV'ye oldum olası hastayım ya. Böyle kaliteli, böyle cıvıl cıvıl yayın yok arkadaş. Haber bültenleri bile capcanlı; kim bilir maç nasıl olacak. Heyecanla bekliyoruz bakalım.. (manşet gazetecileri kadar heyecanlı olamayız tabiiy)

"Amansız Ol!"u gördüm geçen. Çok gaz bir reklam olmuş. Ama sanmayın ki ben sevmiyorum böyle şeyleri; bence böyle gaz reklamlar daha iyi milli maçlardan önce. Gerçi reklamın en sonunda Fatih Terim'in daha samimi şekilde söylemesini beklerdim ama, güzel çalışma olmuş en nihayetinde. İnsan yeneceğiz sanıyor İspanya'yı, bir umutlanıyor falan. Hadi bakalım.. (ulan amma tutarsız paragraflar yazdım ha)

Çavi abiye selam. (Bitmeden: "Fener'de Xavi sesleri!!", "Xavi Aslan gibi!!")
Okumaya devam →
22 Mart 2009 Pazar

Bre Berber

2 tane ömer üründül tadında yorum
"ARKAS Avrupa Şampiyonu!!!!!" başlığını gördüm spor haberi sitelerinden birinde, çok sallamadım. Sonra düşündüm, yazık dedim. Herifler o kadar çalışıyor, didiniyor, Avrupa Şampiyonu oluyor; benim skimde değil. Sonra bu düşünceden vazgeçtim tabi. Voleybol da futbol kadar izlenebilir olsun kardeşim. İzlenecek kadar zevkli bir spor değilse ben ne yapayım? Mesela şu an bizim herhangi bir takım Uefa'yı ya da Şampiyonlar Ligi'ni alsa böyle mi olur? Yer yerinden oynar valla. Yok arkadaş yok, bu yaşımdan sonra(!) ARKAS markas izleyemem ben. Ne şampiyonu olursa olsun, isterse galaksiler arası kupa alsın, yine skimde değil. Olmayacak da. (neden durduk yere atarlandım ben? şş sakin. sakin..)

Erkek okuyucular bilirler tabi, biz erkeklerin vücudunda en kutsal yerlerden ikincisi saçtır. -Efendim? Birincisi mi ne? Eöö.. Kalp tabi canım. Kalp. Damarlar filan geçiyor, duygular muygular..- İşte ben de bu akşam saat 5 sularında kutsal saçlarımı daha da kutsamaya götürdüm, berbere. Hani berberlerde bir huy vardır, "aabi gözünün yaaağını yiyim nolur azcık kes" dersin de "he gardeş tamam kesiyoz işte" diyip FZZTT diye hepsini alır götürür. Ondan çok korkuyordum uzun zamandır, o yüzden berbere gitmiyordum. Ama bugün nasıl olduysa kendimi birden berber koltuğunda buldum. Dedim yine "aabi çapaağını yaliyim nolur azcık kesçen tamam mı" falan. Azcık kesmek deyimini yanlış anlıyorlar azizim. Onlar sanıyor ki azcık kalıcak. Yine öyle oldu. Önleri azcık kes derken bir baktım ön mön kalmamış. Bu geleneksel hareketi devam ettirdiği için berbere teşekkür ediyorum. -allahcezanıversin-

Feysbuk testleri bütün heyecanıyla devam ediyor. Pelinsu Hımbıloğlu "Hangi Lost karakterinin bokunu yersiniz?" testini çözdü ve "hepsinin yersiniz, siz gençsiniz, yakarsınız" çıktı.

Bu kadar şamata yeter. Alttaki yazıyı da okuyun ha, kaynatmayın. Herkese mutlu süper haftalar diliyorum. Gittim.
Okumaya devam →

Eymir Nasıl Bir İsim Ya?

2 tane ömer üründül tadında yorum
Radyo derslerinden öğrendiğim şeylerden birini hemen şuracıkta uyguluyorum:

Merhabalar sevgili okuyucular. Dışarda muhteşem bi yağmur var, ama öyle böyle değil. Nasıl anlatsam.. Böylee, bir acayip yani. Anlatılmaz, yaşanır. Ahh keşke şu an o yağmurun altında çılgınlar gibi ıslanıyor olsam.

Nasılım ama? Hiç fena değilim bence ilk denemeye göre. Neyse efenim, bunlar zamanla olacak şeyler. Hihehe. :) -şaka bir yana tabi-

Radyodan açtım, radyodan devam ediyorum. Radyo Topluluğu'nun ilk uygulamalı dersi + gezi + sertifika töreni amacıyla gittiğimiz Eymir'de bugün deli zaman geçirdik. Bir mangal yapmadığımız kaldı, acayip güzel bi pazardı. Pazar gibi pazardı valla. Neyse işte biz arkadaşlarla göl kenarında turalıyoruz, bir o yana bir bu yana. Kâh "daş yok mu daş" nidalarıyla gölün üstünde taş sektirtmece, kâh laubali geyikler çevirmece yapıyoruz falan. Bizim taş sektirme maceralarımızdan biri sırasında yaşlıca, orta boylu, yanık tenli (ne yanığı lan herif bayaa güneşin oğluydu) bir adam bizim gruba doğru yanaştı. Eller cepte filan, cool takılıyor. Ama malesef bir anda bütün coolluğunu harcayan şöyle bir kelime çıktı ağzından: "Marabbaa!.." Evet evet, bu 'Maraba', "Marabaa Televoleea!" gibi olan 'Maraba'.. Adamın renginden ben zaten kesin Hintli filan demiştim, böyle Slumdog'un bir sahnesinde görünüp çıkmıştır Allah bilir dedim. Hani hepimizde olur ya "Lan olum turist lan bu turist.. Ehehe.. Konuşsana lan.. Ehihehe.. Sen konuş sen banane.." tarzında lavukluklar, işte bu adama da bu şekilde bir yaklaşımda bulunacaktık ki; adam İrlanda'da Arap öğretmenden öğrendiği belli olan Türkçe'siyle konuşmaya başladı. Yaklaşık 2-3 dakka aralıksız konuştu, konuştu, konuştu.. Hayır, benim anadilim olmasına rağmen ben bu kadar süre akıcı konuşamıyorum, sen nasıl konuşuyorsun lan? Adamın anlattıkları; yok işte 66'da mezun olmuş Odtü'den şimdi yerinde duruyor mu diye bakmaya gelmiş falan. Bunu anlattı bize bi ton. Ama ben tabi misafirperverliğimle "Haa tabii.", "Evet doğru", "Tabii haklısınız eheh" diye karşılayıp gönderdim adamı. Burdan ismini bilmediğim Hintli amcaya selamlarımızı gönderiyoruz. (diren dedi diye değil, zaten yazacaktım ki olum ben. valla yazcaktım lan.)

Eymir nasıl bir yer, ona gelecek olursak.. Eymir Gölü gayet sessiz sakin bir yer-di biz gidene kadar-. Tam pazar günlük yer yani. Hele Ankara için bulunmaz nimet. Bugün gittik iki üç su gördük, içimiz ferahladı, yalan mı? Arada bir yapmak lazım bundan. Tabi biraz daha düzenli olabilir oralar, daha bir planlanabilir. E tabi bu da yeni seçilecek belediye başkanının elinden öper. Sanırım yani. Çok da emin değilim. Belki bizim okul kimseye ellettirmiyordur, "Hayır olum top benim alır giderim!!" diye. Olur mu olur. Olur.

-gün sonu notu: sertifikayı çok sevdim. düğün davetiyesi kağıdına basılmış olması ayrı bir güzellik. hele ki arkasına düşülen "blogunu takip ediyoruz" notu daha da bir güzellik. notu düşen levent'e selam:D-

Daçe, Eymir Gölü'nden bildirdi. Ali Kırca sendeyiz..
Okumaya devam →
21 Mart 2009 Cumartesi

Hangi Fikriniz Geldi?

1 tane ömer üründül tadında yorum
Feysbuk, her şeyin bokunun çıktığı canlı mecmua. An itibariyle testlerin de boku çıkmış. Evet. Bi girdim on tane test çözülmüş, birileri bişey çıkmış. Bugün kaç test çözdün mentalitesi başka platformda başka konularda devam ediyor demek ki.

- "Hangi futbolcusunuz?" testini çözdü ve İbrahim Üzülmez çıktı.
- "Hangi siyasi görüştensiniz?" testini çözdü ve sağını solunu karıştırdığı ortaya çıktı.
- "Hangi zeka seviyesine sahipsiniz?" testini çözdü ve gerizekalının önde gideni çıktı.

Artık yeter. Bakın bu da çocuk, bu niye yapmıyor? Olmaz. Lütfen.

Bir de bu milyoncu gruplar bütün fantastivitesiyle devam ediyor, onu fark ettim. Daha bitmemiş. Daha bugün bir grup gördüm, parantez içinde şey yazmışlar: "Kimseyi çağırmayacaksan hiç boşuna girme!!!" Herifler sinir stres olmuş artık. Vay canına. Biz de "pekala" diyor, gruba girmeden geçiyoruz..

Feysbuk'u bir video paylaşım sitesi olarak kullanmak da bir yere kadar. Benim kota babayı alıyor diye açmıyorum videoları. Gerçi dün bi tane açtım. Esra Ceyhan'da kendini yerden yere atan, "uçan" adamın videosu. İzleyince yarıldım. Ama yok, irademe hakim olmam lazım. Açmamam lazım. Açmayacağım. Açmayacağım...

...

Feysbuk kalsın orda, başka bişey anlatıcam ben şimdi.. Benim perşembeye kadar çok muhteşem bi fikrim vardı dostlarım. Çok yenilikçi ve hiç bir yerde olmayan bir site peşindeydim. Bu siteyi yapsam paraya para demeyecektim, belki şu an "Google'ı üniversiteli öğrenciler bulmuş aabi" geyikleri benim için dönüyor olacaktı. Websitesinin temelleri müzik paylaşım sitesi olacaktı. Ama "mp3indiririz.biz" şeklinde değil. İndirmece yok. Aynı Youtube'un video paylaşım platformu olması gibi olacaktı orası da. Mesela sende olmayan bi şarkı var, dinlemek istedin. Açıcaktın siteyi, yazıcaktın arama çubuğuna, karşına çıkan sonuçlardan birini tıklayıp dinlicektin. Bir nevi radyovari. Buna heveslenmiştim.

Olmadı, olamadı.. 

Perşembe günü Diren'in bana "şurdan şarkıları dinlersin bak" diye gönderdiği siteye girmemle dumur oldum. Bu site tamamen benim düşündüğüm şeydi. Ama bu kadar olmaz, tamı tamına aynı şey. Ulan kimseye söylediğimi hatırlamıyorum dedim, bu neyin nesi? Sonra bu sitenin daha önceye dayandığını anladım. Ben Ankara'nın bir yerinde bunu düşünürken, adamlar dünyanın öbür ucunda bu siteyi çoktan bulup, açmışlar. Helal olsun, dedim.

Böylece bir "Üniversite öğrencileri yapmış onu sırf aralarında kullanmak için, sonra büyümüş büyümüş, deli para kırıyolar şimdi!" gibi geyik daha burda sona ermiş oldu. Şimdi bu yazıyı bitirirken, sizleri benim fikrimi telepatik yöntemlerle çalan yere götürüyorum. Buyrun.

Daçe.
Okumaya devam →

Ertuğrul Sağlam

1 tane ömer üründül tadında yorum
Sanırım kendisinin son iki senede Beşiktaş'a tek büyük yararı Fenerbahçe maçı oldu. Yiğidi öldürüyor, hakkını veriyorum.

Asıl Fenerbahçe değil de tabi Galatasaray durumu var bir de. Ben dün haberlere baktığımda gece 1 filandı. Skoru gördüm, şaşırmadım. Kewell'ın stoper oynadığı takımın Ankaragücü'nden farkı yoktu bence.

Gelgelelim Beşiktaş'a. Bakın nazar değmesin ama şuraya bir daha yazıyorum ki, adım adım geliyoruz. Şampiyon olacağız. Yarınki (bugünkü) Sivas maçı her şeyi belirler. Tabi şimdilik bunları "kesin yeneceğiz" havasında olduğum için yazıyorum. Eğer yenilirsek bu yazıları satarım hemen, "kim yazmış lan bunları" diye.

Bu haftasonu ilginç olacak gibi daha. Du bakalım neler göreceğiz pazartesiye kadar...
Okumaya devam →
20 Mart 2009 Cuma

Tanıtım, Tanışım

5 tane ömer üründül tadında yorum
Oy oy oy.. Cumayı seviyorum be. Bazen cumartesinden bile daha güzel oluyor, o zaman daha çok seviyorum. Bugün de öyle cumalardan biri..

Evet dostlarım, iki gündür playlist hazırlama konusunda saatlerce kafa patlattığımız, artık biraz daha kafa patlatsak üzerine şiirler bile yazacağımız Radyo Topluluğu aktivitesinden inanılmaz derecede şen şakrak ve hafif de göt kalkıklığıyla ayrıldık bugün. Bilmeyenler için özet geçeyim; Odtü-KKM'de "Gözel Odtü'müzü Tanıtalım Fuarı" vardı ve biz de Radyo Topluluğu olarak müzik çalmak ve topluluğu tanıtmak amacıyla hemen oracıktaydık ve deli gibi eğlenceli bir gün geçirdik. (ulan kolbastı benimdi, naptın diren :D)

edit: playlistteki bütün parçaların "track" ön adlı olması elbette ki bizleri "sıradaki şarkı bana gelsin" mantığıyla sanki listeyi biz hazırlamamışız da radyo dinliyormuşuz gibi kuntakinteye getirdi. lakin o da güzeldi lan. "bence bundan sonraki şarkı..eee...track 6" filan diye tahminlerde bulunmacalar, "oo track 8 benim en sevdiğim" diye favori göstermeceler filan. unknown artist'in track 1 to 14 adlı albümünü gönülden tebrik ediyor, sıradaki trackleri iştahla bekliyoruz. -unknown abi bir imza be-

Fuarın amacı Odtü'yü tanıtmaktı belki ama gelen arkadaşların Odtü'den çok Radyo Topluluğu'yla tanıştığını, ve hatta hatta benle, Diren'le ve Alper'le (ve tabii Güçhan'la :D) tanıştığını söylememde sakınca yok. İki devasa hoparlörümüzle, mixer'ımızla, çok eğleniyor gözüken kalabalık grubumuzla bütün ilgiyi üzerimize çektik sanıyorum. Öyle ki; bizler "radyo topluluğu nedir, ne yapar allasen?" gibi sorulara bir sözlüye hazırlanır gibi hazırlanırken, liselerden gelen kız arkadaşların (özellikle ayrancı'ya burdan selamlar. ahaha.) bizlere bu tip sorulardan çok, "Bir imza alabilir miyim?", "Pardon blogunuzu bu kağıda da yazar mısınız?", "Bi fotoğraf çektirebilir miyiz?" gibi sorularla gelmesi bizleri mutlu mesut etti tabi. Hiçbirini geri çevirmeden bütün bu ricalarını gerçekleştirmeye çalıştık. Bir ara kendimi Uykusuz imza günündeki bir Uykusuz yazarı gibi filan hissettim, bu nasıl bir sevgi yoğunluğu, nasıl bir şevk, valla helal. 3lü-4lü girlband'lerin bu tip istekleri haliyle gün sonuna doğru götümüzü biraz olsun kaldırmaya yetti. Şimdi bunu da okuyacaklar, biliyorum. Hepsine selam olsun. Bugün standda bizleri yalnız bırakmayan tüm Odtü adaylarına (feysbuktan bile bulmuşlar daha ne olsun) çok teşekkür ederiz. 
"Seneye aramızda görmek isteriz." (adeta bir düğün davetiyesi gibi :D)

Standımıza gelmeyip bizleri uzaktan uzaktan izleyenlere de sanıyorum şöyle bi görüntü verdik; her müzikte kafa sallayarak tempo tutan, elleri kâh cebe atıp kâh mide üstünde bağlayarak küçük esnaf moduna giren, her daim bir şeylere kahkaha atan, sürekli bir insan sirkülasyonu olan, müzik zevki de hayli iyi olan bir topluluk (tabi iyi olacak ne sandın, o listeyi var ya nassı hazırladık olum hasta etme adamı). Uzaktan bile güzel gözüküyor bak, bir de gel yakından tanı dimi, ama yok. Oturcak orda. Daha benim bile oturmadığım o çimlerin üstünde oturcak.

Geçmez dediğim o 4 saat nasıl su gibi geçti, nasıl deliler gibi keyifliydi anlatamam. Anlatamayacağım için hiç başlamıyorum bile bak. Ben bir de uzun zamandır bu kadar eğlendiğim başka bir aktifite hatırlamıyorum. Bir sonraki "Daçe'yle, Diren'le ve Alper'le Tanışma Fuarı"nda da orada olacağım, sanıyorum birkaç ay sonra bir daha var bugünkünden. Olsun olsun, bir daha olsun. Güzel şeyler bunlar. Bu yazıya artık bir şekilde son vereceğim, zira yeni uykudan kalktım, kafam tam "klik" diye oturmadı yerine. Buradan son olarak bugünde asıl emeği olan, standda çok eğlenmemi sağlayan sevgili kardeşim Diren'e bir kez daha teşekkür ediyorum (zaten önceden etmemiştim. etmiş miydim? yok lan etmemiştim). Adamım Alper'e de bütün yardım ve yataklığı için teşekkürler. Ve son olarak bugün orda olan Radyo Topluluğu'na teşekkürler, selamlar, sevgiler..
(alper'i kıskanmadım değil. olum akıllı ol, elimde ne belgeler var. ahah.)

Ben artık kaçayım. Herkese mutlu bir cuma akşamı diliyorum, kendinize iyi bakın..

Daçe.

Okumaya devam →
19 Mart 2009 Perşembe

Mid-midterm Yazısı

1 tane ömer üründül tadında yorum
Merhaba milleet.. Nasılsınız? Olur da aranızda beni sorucak olan olursa (sormazsınız, anca okuyun, annca) benim kafam beynim şarkı-mp3-playlist doldu, patladı. Patlak kafayla yazıyorum yani şu anda. Bugün midterm'ün ilk 45 dakikası vardı, yarın da öbür 45 dakikası var.. Hazırlanıyor muyum, tabi ki, hem de deliler gibi, öyle böyle değil.

Bizim okul Azeri'lerle dolu. Elini sallasan muhakkak bir Azeri'ye çarpıyor. Sallamamakta fayda var. Dolmuşta gelirken yanımda bir Azeri çocuk vardı, telefonla konuşuyor. Azeri olduğunu tabi konuşmasından anladım. Hatta bir ara emin değildim, bir yerde "Yakgşii!" diye çemkirince "garanti azeri" dedim. Neyse işte bu çocuk deliler gibi Azerice konuşuyor, çok akıcı, çok hızlı. Ben anlamıyorum tabi her ne kadar Türkçe'ye benzese de. Sonra telefonu kapattı, başka bir yeri aradı, birden şakır şakır Türkçe konuşmaya başladı. Sanırsın ki yıllar yılı Balgat çocuğu, o derece. Şaşırdım tabi. (bağlayamadık tabi) Bunlar böyle, her biri ayrı bir cins. Bir de çok kıro oluyorlar yahu, ben senenin başında sınavda bi çocuk gördüm, sandalet üstüne çorapları çekmişti. Çok cinsler çok. (ırkçılık yapmak gibi olmasın da - let's kick racism out of blogspot)

Dolmuş molmuş diyince aklıma geldi.. Geçen gece, saat 11 filan. Kızılay'dan eve gidicem yine. Bindim dolmuşa, uzattım 50lik banknotu (bozuk yoktu olum ne hava atcam sana); şoför bi evirdi çevirdi; ışığa tuttu muttu bişeyler yaptı, iki dakkada o Atatürk silüetini ancak görebildi. Sonra benim sinirlendiğimi anlayınca huzursuz hissetti, açıklama yapmaya çalıştı: yok işte "bu aralar çok sahte para dolaşıyo diyolla ortalıklarda..hmm..tamam bu sahte değil tabi hıhı.." Durdum. Dedim ki: "Ya Allahaşkına (vurgulu), para basıcak biri olsam 50lik banknottan sadece bir tane basıp, onu da dolmuşa mı veririm lan? Olum kalpazan olsam araba alırım lan, senin kıçıkırık dolmuşunda işim ne, ha?" Tamam, tam böyle olmadı bu konuşma; ama yalan mı, kalpazan olsam dolmuşa mı vericem parayı. Dingil.

Ben bu mükemmel derecede pörsümüş beynimi dinlendirmek üzere gidiyorum. Yarın belki de daha erken saatte yazmak üzere, görüşürüz efenim.

Daçe.
Okumaya devam →
18 Mart 2009 Çarşamba

Ekonomiye Giriş

0 tane ömer üründül tadında yorum
"Dolar 1,72 oldu!", "Borsa tavan yaptı!", "Altın değer kaybetti, Avro çıktı!", "Repo şöyle güzelleşti!", "Japon Yen'i böyle babalara geldi!"... Bunlar benim asla alakadar olamadığım şeyler. Çocukluğumdan beri her gün, her saat başı verirler bunu böyle, "Hisseler çok değişti, öyle böyle değil!" Hayır yani anlamıyorum işte anlamıyorum, üstüme gelmeyinsenize lan. "Başbakanın kolu sağa yerine sola kalktı o zaman kesin yuro düşer, tl çıkar.. Hmm tabi azizim, tl çıkarsa dolar da çıkar, dolar çıkarsa şöyle oynarız" diye bir ton diyalog döner en ummadığın kişiler arasında. Bir ben anlamıyorum zaten bu ekonomi-piyasa olaylarını, bir ben. Zaten ben para alış-veriş işini de beceremem, hemen sinir stres olurum, "aabi şurdan iki kola bi sprayt, iki köfte, beş milyon, iki yüz bin daha, ben yedi vereyim, sen üç al, iki koy, on olsun, sekiz üç, üç dokuz.." OFF ULAN OFF! Allah iktisat okuyana kolaylık versin. Bu ne pis iş kardeşim. Paran mı var derdin var lan. (Bankada yatan yaklaşık 30 milyon dolara güvenerek konuşuyorum tabi)

Ben küçükken etrafımda bir sürü meşgul üniversite öğrencisi abi abla vardı. Sürekli meşgul olurlardı, yani nasıl desem, "bir şey sorucaktım, pardon, aa yok mu evde, hıı tamam" diye yapılan telefon görüşmeleri, "ya naber görüşemedik, gidiyor musun, hmm" tarzında mini-diyaloglar, "yarın sinema yapalım mı? işin var. tamam görüşürüz sonra"dan ibaret olan aktivite teklifleri.. Ya ama böyle bir meşguliyet yok yani, yok. Mesela bir gün ders çalışacak, bir gün arkadaşlarıyla buluşacak, öbür gün başka yerden çağrılcak, haftasonu okulda işi çıkacak falan. "Ulan nasıl böyle meşgul oluyolar yaa, ben de istiyorum" derdim. Zira küçük olduğumdan dolayı hemen hemen her günüm boştu. Boş yani. Bildiğin, boş. (Pokemon'u, Xmen'i, Spaydırmen'i, Rugrets'i, Küçük Canavarlar'ı, Sevimli Kahramanlar'ı vee disket pc oyunlarımı saymazsak tabii)
Ta ki ne zaman üniversiteye başladım, ahanda o zaman anladım o abileri ablaları. Özellikle de bu hafta. Bu hafta hemen her gün bişeyler çıktı, bu "bişeyler" erteleyebileceğim şeyler olmadığı için beni "meşgul" kılmaya yetti. Misal -tamam bu hafta belki normalden daha über oldu ama- şimdiden haftaya pazartesi-salıya kadar yapacaklarım kesin gibi. Her gün, her saat bir şeyler var. Sanırım küçükken tam olarak bunu istemiştim. Siz küçükken özenmez miydiniz ya böyle şeylere? Bir ben miymişim yani? Ben salak mıymışım lan? Haydaa..

Bakın mesela okuldan 5te filan geldim sanırım, güya 5:30 gibi uyuyacaktım. Yalan oldu. O kadar meşgul bir insanım. Hatta neredeyse bu yazıyı dahi yazmaya zaman olmicaktı. Aman, aman.. O değil de, yarın midterm var ve ben midterm dışında her türlü şeyle meşgul oldum bugün. Bari bana şans mans dileyin, öyle okumaklan olmaz sade. 9:40'tan başlanarak o şans dileklerini bir bir istiyorum yarın, sabah unutmayın sakın.

Hepinizi sevgiyle kucaklarım,
Daçe.
Okumaya devam →
17 Mart 2009 Salı

#99

3 tane ömer üründül tadında yorum
Hani geçen gün demiştim ya bi yerde, "bilgisayar ırkı mutlaka götten error uydurur" diye. Bugün yine yaptı. Dakikalardır internete giremiyor olmamın sebebi bu. Bilgisayarı açar açmaz götünden uydurmuş olduğu çok bariz olan bir hatayla karşılaştım: 
"Alz3gmc (gibi bir kelimeydi) - EAccessViolent."
Hmm tamam o zaman, pekala. ŞAKA MI YAPIYOSUN LAN?! Ne demek EAccessViolent'lar, Alz3gmc'ler falan, ha? HAA? Bir internete girememe hatası olarak onca bahane verebilecekken sıka sıka bunu mu sıktın adi köpek?
Şu an bilgisayarla konuşuyorum dostlarım, lütfen üstünüze alınmayın. Ehm.. Neyse. Madem eriştik sonunda internete sağ salim, hemen bir şeyler yazıp çizdirmek lazım.

Ben çok mu büyük konuşuyorum bilmiyorum ama bazen hakikaten ne söylesem aksi çıkıyor. Mesela geçen monopolide asla kazanamadığımı yazmıştım. 85 milyon kez monopoli oynamış bu insana şans bugün güldü ve ilk kez kazandım. KAZANDIM LAAAN!
"Bunu hemen kutlamalıyız!" düşüncesiyle monopoli sonrasında dart ve langırt oynadım. Onları da kazandım. Bugün oyunlardan yana şansım epey iyiydi lan yani. Keşke iddaa filan oynayaydım. Hatta loto. Hatta hatta altılı.

Midterm, yani dönemarası sınavımın bir telefon kadar yakın olduğu gerçeğiyle burun buruna olan ben, hiç oralı değilmişim gibi önce uçak yarışmasına ardından da akşama kadar demin dediğim oyunlara daldım balıklama. Efendim? Uçak yarışmasında ne mi oldu? Eheh, kazandım tabi ki. Demeyi çok isterdim ama katılmadım bile. Daha doğrusu, 99 numarayla katıldım (nba live 99'daki micheal jordan misali), lâkin 99. sıraya gelmesi yaklaşık birkaç yıl süreceğinden, açlıktan ölmeden önce her şeyi bırakıp ordan ayrıldım. Zaten ne demişler; "mühim olan katılmaktı".

Ben şimdi aç köpekler gibi internette bir oraya bir buraya saldırayım. Başka bloglarda yeni yazılar gördüm, onları filan okuyayım, biraz haber bakayım. Belki yine ilerleyen saatlerde görüşürüz. Öpüyorum. (oha saat on olmuş. hayat su gibi akıyor..)

Daçe.
Okumaya devam →
16 Mart 2009 Pazartesi

Aleykümselâm

1 tane ömer üründül tadında yorum
Biraz maddeleme yapacağım, tutmayın beni.

-> Adam gibi blog okuyamaz oldum son zamanlar. Bunu "benim blogum çok şahane, kralını tanımam" küstahlığıyla söylemiyorum tabi ki (zaten en kralı benim, bunu herkes bilir, söylememe gerek yok. ahah). Ama şunun için söylüyorum.. Eskiden ufak bir gezintiye çıktığımda çok şahane bloglar bulup okurdum. Şimdi hangi blogu keşfetsem kız blogu çıkıyor. Düğmeye basılmış gibi bir anda ellibeş milyon tane kız blogu türedi. Hayır cinsiyet ayrımcılığı yaptığımdan değil; ama siz söyleyin, sırf şiir ve şarkı sözü, biraz kedili, biraz da kalpli resimler koyan blogdan zevk alınır mı? Alınmaz elbet. Ben de uzun süredir arkadaşlarımın bloglarından başka okumuyorum, eğer siz de okumak isterseniz ahanda benim blogun sağ alt tarafında yazıyor hepsi. Yoksa kediler, köpekler, kalpler, şiirler nereye kadar?

-> Yarın kağıt uçak yarışmasına giriyorum dostlar. Şans dileyin bana. (süfermen gibi uççurcam şerrofsizim süfermen!) Avusturya'daki finallere kalırsam da ertesi gün şöyle Fotomaç manşetleri çıkarsa şaşırmayın: "Daçe, uçağını Salzburg'a uçurdu!", "Daçe Avusturya'da!", tabi yanında "Daçe kimdir-Künye" adlı küçük bir tablo da olacak..

-> Demin kapı çaldı, ben bilgisayar başındayım. Annem açmaya hareketlendi kapıyı, ben kımıldamadım. Bilgisayar başında, kapıdan gelen sesleri dinliyorum. Aynen şunu diyor gelenler (biri kadın, biri adam): "Merhaba efenim size Karayalçın'ın selamını getirdik, eheki eki". Nasıl yani selam? Hava mı atıyorsun? Bir hışımla "Havalanma hayatım, ben de sana Bülent Tanık'ın selamını getirdim" diyiverecğidim odamdan çıkıp, ama neysse dedim, akıllı ol Berkay. Neyse, ben dinliyorum bir yandan hâlâ. En son, annemle giriştikleri kısa diyalog sonucu bizim kapıdan uzaklaşıp hemen karşı daireye giderlerken kadın olanın bir yandan yazmaya başladığını fark ettim: "İkkii.. (2 numara bizim daire oluyor) Ollumluu.." Vay anasını. Bildiğin seçim anketi lan. Heheyo! Artık "Kime soruyolar lan bunları? Bana sormadılar mesela.." diye çemkiremeyeceğim, artık sonunda bir anket de bana sordular. Hehey, breheyy! (bin atlı seçimlerde çocuklar gibi şendik)

-> NTV'nin güzide spor sayfasında basın tarafından boku çıkarılan Kewell'ın yeni bir haberini gördüm ve artık Oha'nın âlâsını zikrettim. Bakınız haber şöyle başlıyor; "Galatasaray'da cezalı Emre Aşık'ın yerine Hamburg maçında Harry Kewell'ın stoper oynaması bekleniyor." Oha oha! Nasıl yani? Nasıl stoper? Oha, nasıl?

Şaşırmışlığın tavana vurmuşluğuyla kelamlarıma burada son veriyorum. Madde bağımlısı olduğumdan yazmış olduğum bu birkaç maddeyi afiyetinize sunup ayrılıyorum. Bundan sonraki yazılarda görüşelim diyorum.. (-çıkışa gel) Daçe.
Okumaya devam →
15 Mart 2009 Pazar

Monopolizm

4 tane ömer üründül tadında yorum
-kendime hakim olamıyor ve bir yazıya daha "efendim" diyerek başlıyorum.-

Efendim çok iyi bilirsiniz, insanoğlunun hayatta en hakiki mürşit dediği mürşit Monopoli'dir. Bunu herkes bilir. Peeki, nedir Monopoli? (kapitalist sistemin gerektird... değil tabi.)

Monopoli, çok oyuncuyla oynanan ve benim asla kazanamadığım bir masa oyunudur. Tercihen 3-5 kişiyle oynanır ve ben asla kazanamam. Oyunda zar vardır, zara göre ilerlenir, kartonda da belli semtler ya da şehirler falan vardır onları almaya çalışırsın. Ben çalışmaz mıyım? Ben de çalışırım, ama ben hiç kazanamam. Ha bir de belli bir parayla başlarsın, o paranın gözüne gözüne vururken bitirmemeye gayret edersin. Ben de ederim. Ama kazanamam.

Evet, özetimden de anladığınız üzere Monopoli adlı yaşam pençesi benim asla ve asla kazanamadığım bir oyundur. Evet evet, oyunun kuralı bu. "Zarla ilerle, tapu al, paranı sakla ve Daçe kazanamasın." Bu böyle. Nerden biliyorum? Çünkü geçen gün artık burama kadar geldi ve ben de oyunun klavuzuna baktım, hakikaten adım orda var; "Kimler kazanamaz? - Daçe kazanamaz, onun dışında herkes çatır çatır kazanır." yazıyor. 

Ya şaka maka, arkadaşlarla çok kez oynadım. Binbir türlüsünü, bir sürü götten uydurulmuş kurallarının olduğu türlüsünü oynadım ama yok. Ben hakkaten salağım yani, bu onu gösteriyor. Ya da çakal değilim belki diğer arkadaş kadar; belki çok naif, temiz ve saf biri olduğum için kaybediyorum. Hayat da böyle değil mi? Çakallar kazanır, naifler kaybeder. -Burda kendimi avutmanın tavan yaptığı su götürmez bir gerçek-

Oyunda kazanamıyor olmam tabi ki eğlenmediğim anlamına gelmez. Özellike oyunda dönen diyaloglara bayılıyorum. "Bak şimdi.. Ee.. Maççka, arrtııı.. Ee.. İki milyon?..", "Ya olum sana Elektrik İdaresi'ni veriym, sen de Levent'i ver.. Ne ohası olum ben batıcam nan.", "Bankaa, şşt bankaa, bana ordan Beylerbeyi'ni veriyosun, bak bi de başlangıçtan geçtim 200'ümü de veriyosun.", "Oranın kirasııııı.. Ee.. Sana 30 olur. Eheheh" Demek ki neymiş; bu oyunu çekici kılan kurallarından çok içine girilen arkadaş ortamıymış, muhabbetmiş falan.

Sinan'ın bana geçen gün "abi bak burda monopolinin bilgisayar oyunu var, netten oynarız" diye verdiği oyunu kurdum, monopoli'nin aynısını yapmış adamlar hakkaten. "Dur" dedim, "Netten oynamadan önce bir bakayım, biraz alıştırma yapayım" filan. Çünkü "durumlar belli". Bilgisayarın en salak zeka seviyesine karşı oynadığım üç oyunu da kaybetmiş olmanın verdiği bitmez tükenmez hazla şu anda önce kendime, sonra da bu oyuna küfürler yağdırıyorum. Yağdır mevlam su.

Neyse, ben gideyim de biraz Monopoli oynayayım. Sigara gibi, alkol gibi meret. Çekiyor kendine. Dur bakayım Sinan oynamaya yanaşır mı, hmmf..

Daçepoli.
Okumaya devam →

Anne, Baba, Acun?!

0 tane ömer üründül tadında yorum
Oralarda hava nasıl bilmiyorum ama Ankara-Dikmen'de şu an çok fazla kar var. Çok ama. Haddinden fazla. Bir yandan güneş de vuruyor. Küresel ısınma filan derken iyice çığrından çıktı bu iklim işleri. Birinin Doğa Ana'ya işlerin böyle yürümeyeceğini anlatması lazım.

Böyle karlı ve güneşli bir pazar gününde kahvaltı masasıyla başlıyorum bu kez. Öyle ki; bizde pazar kahvaltıları diğer 6 güne nazaran daha farklıdır. Haftanın diğer günlerinde bir arada kahvaltıya oturmayan aile bu günde fırsat bulur. O yüzden pazar kahvaltıları bizim evde hem geç, hem de uzun uzun yapılır. Gerçi bilmem, belki her evde öyledir. Neyse işte, bugün de oturduk masaya, konuşuyorz oradan buradan. Birden konu dünkü adama geldi. Dünkü adam dediğim, Var mısın Yok musun'daki yarışmacı. "Yau dünkü adam naaptı, ne varmış kutusunda?" İşte bu replikle dumur oldum, kahvaltıya adeta 1-0 yenik başladım.

Efenim benim şeker ailem eskiden öyle çok yarışma, program falan izlemeyen insanlardı. Hatta eskiden dediğim, 2-3 ay öncesine kadar falan. Televizyonla pek araları yoktu, olsa da annem dizi mizi bulup izler (ağır türk dizileri tabiiy), babam da nerede tartışma programı var, haber var gider onu bulup izlerdi saatlerce. Hatta işbu insanlar 2-3 ay öncesine kadar Var mısın Yok musun'a türlü türlü boklar atar, "emaaan bunu da kimler izliyor canım, peh, kaldırsınlar şunu adam gibi bişi versinler. heeh." diyip zaplarlardı. 

Dostlarım, dünya döndükçe pek çok şey değişiyor. Annemle babam gibi.

Ne zaman, nasıl oldu bilmiyorum ama birden bire VmYm hayranı olup çıktılar başıma. Her programı detaylarıyla takip etmeye, yarışmacıları ezberlemeye başladılar. "Aa bak şu çocuk şeymiş, Malatya'da işçiymiş. Bak bak onun yanındaki de trafik kazasında arkadaşını kaybetmiş. Aa bak beriki de.." Birden bire programın "müdavimi" oldular. Sanki bir gece uzaylılar tarafından kaçırılmış, ya da bir ara vahiy gelmiş gibi spontane. Onlarla birlikte yatıp kalktılar, "kırmızı"yla oturup, "mavi"yle kalkar oldular. İşte son 3 aylık bir dönemden sonra bugün geldikleri nokta epey iç açıcı(!) idi: "Naapmış dünkü adam? Almış mı, almış mı?"

Hee, almış. Allaam ya. Almışsa almış kardeşim, bize ne? Yüzde onunu bize mi verecek? Ama yok, 3 ay önce programı itin gtüne sokup çıkaran ebeveynlerim nerde, şimdi her kutuya ayrı tepkiler verebilen ebeveynlerim nerde.. 

Off. Bak şimdi bir garip, bir kötü hissettim. Baya dedikodu yapıyorum lan. Oha. Ben zaten son zamanlarda çok dedikodu yapmaya başladım, Allah'ım sen affet. Neyse o zaman bir dedikoduyu da böylece kapatıyor, herkese iyi pazarlar diliyorum. (Hayır, ailemi çok seviyorum lan tabi ki. Dedikodu yaptık diye hayırsız evlat olacak değilim. Çarpıntmayalım.)

"Bu pazar seni kilisede göremedim Peder Pardus Antonyus?"
Okumaya devam →
14 Mart 2009 Cumartesi

Büyük Soygun

2 tane ömer üründül tadında yorum
Fransız yapımı bir polisiye-komedi filminden ("Büyük Soygun", 2009) can alıcı bir kovalama sahnesi. Başrolde ve yardımcı rollerde tanıdık isimler var. Örneğin direksiyonda "Barthez"i canlandıran usta oyuncu her gün gördüğümüz, bildiğimiz biri, Recep Tayyi Perdoğan.

Film "7 yıl önce" ibaresiyle Paris'te terk edilmiş bir hangarda başlıyor. Kasım 2002'de Fransa'daki seçimlerde yapılan ufak(!) bir hata sonucu yanlışlıkla iktidara gelen "Barthez ve Saz Arkadaşları Partisi" adlı siyasi partinin geçtiğimiz 7 yıl içinde Fransız halkını nasıl soyup soğana çevirdiğinin ve halkın hâlâ nasıl bunun farkına varmadığının komik ve bir o kadar da şaşırtıcı hikayesinin anlatıldığı film, daha şimdiden Fransız Altın Portakal'ı olan Cannes Film Festival'inde 5 dalda aday gösterildi.

"Büyük Soygun" adıyla Türkçe'ye çevrilen "Lé Havre dés Loups Monaco", gelecek haftalarda Türk sinemaseverlerle buluşacak.
Okumaya devam →
13 Mart 2009 Cuma

Doğumgünü Yavşaklığı

1 tane ömer üründül tadında yorum
İyi geceler efenim. Her ne kadar akreple yelkovan cumartesiye daha yakınsak duruyorsa da, hala cumadayız, ve işte size cuma yazısı. Hem cuma, hem de ayın 13'ü olmasıyla daha bir renklenen gün, haftasonunun habercisi olduğundan fazlaca sevimli geliyor. Aslına bakarsan, her cuma gibi.

Her zaman bilgisayarı açar açmaz yaptığım gibi bugün de feysbuka girdim bir hevesle (inboxta 4 mesaj vardı tabiiy), lâkin girmez olaydım dostlarım. Feysbuk yine değişmiş. Ağzı burnu kaymış, estetiği bozulmuş. Ulan zaten önceki "yeni sürüm"e zar zor alışmıştık, bir de bu "en yeni sürüm" çıktı. Değiştikçe kullanışsızlaşıyor sanki bu alet, ya da ben beceremiyorum. Mesela daha şimdiden "yaklaşan event'ler/doğumgünleri" kısmını bulamadım anasayfada. Buradan seçimler öncesi göz boyama çalışmasına giren Zükerberg'e sesleniyorum: Yemezler koçum! (o değil de feysbuk notlarımdan beri bu adama amma çok sesleniyorum lan.)

Doğumgünündeki insanın aşırı duygusallaşmasından bahsetmek istiyorum birden bire. Evet, çok spontan oldu. Hmm, dur, nasıl başlasam.. Vallahi ben bu duygusal doğumgünü çocuklarını anlamıyorum azizim. Hıhım, evet, devam edeyim. Bir mesaj atıyorsun, sanki mesajda haftaya lotoda çıkacak sayıları vermişsin gibi feedback alıyorsun. "cok teskkr edrm ya walla sn supr birisin. seni ck ama ck swiorm. bni asla ynlz brkma arkdsm. sni swyiorum. plnsu" Halbuki bu şıfrıntı Pelinsu, normal hayatta görse selam vermeyecek insan yani. Ya da mesela Pelinsu gibi hain değil de, harbi harbi muhabbetim olan birinin doğumgününü kutlamış olayım. "Off abi çok teşekkür ederim ya sen var ya sen iyi ki varsın abi sen olmasan napardım, seni iyi ki tanımışım, kardeşim benim off ya süper seni çok seviyorum kardeşim benim be!.." Yanlış anlaşılmasın sakın ha. Eyvallah, sen de benim kardeşimsin tabi, hatta ben seni belki daha çok seviyorum ama bir doğumgünü kutladık diye bu kadar abartmanın alemi de yok be kardeşim. Hmmff.. Şimdi bu doğumgünü çocuklarına bok attıktan sonra bir de kendi doğumgünümü düşündüm. Aynısını ben de yapmıştım; "Çok teşekkür ederim iyi ki varsın, iyi ki tanımışım seni, sen benim canımsın ya, süfersin süfer.." Evet, bakınız aynı abartılı duygusallaşmayı ben de yaşamışım. Demek ki neymiş, insanın doğasında varmış bu "doğumgünü yavşaklığı". Bunu değiştiremeyecekmişiz. Neyse, bok atıyorum filan ama seviyorum bir yandan da. İnsan bu kadar içten sevgi sözcüklerini bir arada duyunca mutluluğun dibine vuruyor. Böylece hem kendi, hem doğumgünü çocuğu mutlu oluyor. 2 in 1.

Artık son iki dakika. Cumartesine geçmeden şu yazıyı postalayım da, cuma yazısı karambolde cumartesinin içine kaçmasın. Haydi görüşmek üzere. (ahh hsktr bir dakkam kald.....
Okumaya devam →
12 Mart 2009 Perşembe

Son 4

0 tane ömer üründül tadında yorum
alın size günün bitiş düdüğü..

- "akpartitube.com"
diye bir şey var. demek ki bir tube'u kapatan bir tube'u açıyor. insanoğlu şaşırmayagörsün..

yarın "hug an engineer" günü. facebooktan event'i gelmişti, katıldım ben de. demem o ki yarın ne kadar mühendis varsa sarılınız, ilk başta da bana sarılınız..

- melikgökçek seksenbeşinci kez bu seçimde de seçilirse ankaraya disneyland yapıp yılda 7 milyon turist çekicekmiş. sormazlar mı adama 2005te metro bitecekti, ona sıra nasıl gelmiş diye. sorarlar. hem disneyland öyle sktirikten bir lunapark değil, nasıl olacak o iş? ayrıca 7 milyon turist bir yılda antalyaya gelen turist sayısıyla aynıymış, biraz havalarda uçmamış mı? daha bir sürü soru sorarlar da, neyssa.

- loto iki kişiye çıkmış. ankarada değil ikisi de. her zamanki geyiği yapıyorum ve diyorum ki, "abi zaten bize çıkmaz yea bırak amaan"

bu dört madde perşembeyi cumaya bağlar arkadaş. cuma yazısıyla burada olacağım. olmaya-da-bilirim, belli değil. zaten insan yarınını bilse insan olmazdı değil mi? uykunun etkisiyle saçmalıyor, yatıyorum. zzZzZZZzzZ...
Okumaya devam →

Biri Bizi Gözetliyor

4 tane ömer üründül tadında yorum
Merhaba dostlarım, merhaba. Nasıl keyifler? Umarım iyidir, benimki iyiye yakın. Son bir manevrayla perşembe gecesine doğru yol alıyoruz ve gün içine dönüp baktığım zaman çok şey yemiş olduğumu görüyorum. Evet ya, bugün utanmadan sürekli yedim, doymadım hiç. Mesela şimdi de açım ve bir şeyler yiyeceğim bunu yazdıktan sonra. Bugün beni doyurmadı, hahı evet.

Bugün arkadaşıma vermek üzere How I Met dvd'si getirmiştim çantamda. Aslında tam olarak bir haftadır çantamda duran, yani bundan tam bir hafta önce arkadaşa vermiş olmam gereken dvd'den bahsediyorum. Bir haftadır unutuyorum vermeyi, halbuki her gün görüştüğüm insan. Benim bazen kafa gidiyor böyle, gelmiyor. Neyse. Gördüğünüz üzere bugün de unuttum ve o dvd bilmemkaçıncı kez eve geldi çantamda benimle birlikte. Yarın da artık unutmazsam, arkadaşımı gördüğümde şöyle söylicem; "Hey dostum artık bunu senden saklayamam, bir haftadır sırtımda senin dvd'ni taşıyorum, tamam mı?!".. Tabi arkaplanda çok ağır dizi müziği çalıcak, yoksa olmaz.

Tabi burda "ağır dizi müziği"nden kastım Türk dizilerinin müzikleri. Çok ağır, çok damar oluyorlar. Gerçi bizim Türk dizilerinin her bişeyi ağır oluyor, sade müzik değil. Bir kere senaryolar ultrasüper ağır. Yok oğlanın kaynının ondan çocuğu varmış da, yok abileri hapisten çıkmış gene girecek miymiş de, yok efendim öbürü berikine aşıkmış lakin beriki öbürünün abisinin teyzesine aşıkmış da.. Hayır yani hem senaryolar çok ağır, hem de sahneler çok vahşi. Hayskiym sizi ya. Ulan (millet olarak fındık kadar aklımızla) zar zor hayatta kalmaya çalışıyoruz o kadar sıkıntının arasında, bir de bu diziler skiyor her gün beynimizi. İzleyen adam kendi sorununun yanında dizideki üvey annenin çocuğuna attığı binbir türlü pandiği, ya da başrol oyuncusunun aile geçimi sağlamak için kötü yollara başvurmasının gerekip gerekmediğini falan düşünüyor, bunlara kafa patlatıyor. Bilader sende de suç var tabi, izlemesene lan işte. Bir de reel olmayan şeyler için dertlenmesene. Ama yok, illa izleyecek onu, kaçırmaması lazım. Hatta ondan sonra da başka dizi var aynı kanalda, onu da izlicek. Aa, tabiii..

Neyse bu dizi meselesi canımı sıkıyor benim. Yabancı dizilerden konuşsak şimdi böyle mi olur? Adamlar nasıl zeka ürünü işler çıkarıyorlar, bizimkiler öyle mi? Yok, değil. Bu kafayla da olmaz daha zaten. Diyeceğim o ki, fak the televizion.

Bugün bir ilişkinin sıfırdan başlamasına an-be-an tanık oldum. Daha ortada fol yahut yumurta yokken, bir anda nasıl saman alevi gibi parlayıp gelişiverdiğini izledim. Şöyle ki; -"fluuv" diye bir sahneler arası hızlı geçiş efektiyle flashback yapıp bugün öğlene döneriz- bilardo salonunda arkadaşın biriyle oturuyorduk, tamam mı. Dart, langırt falan oynayıp yorulan bünyeler oturmayı tercih etmiş. Oturduğumuz yerden de öyle etrafa bakıyoruz, diğer masaları "kesiyoruz". Bir baktık, masanın birinde çok tatlı bir kız var, bilardo oynuyor tek başına. "Abi", dedim, "benim gördüğümü sen de görüyor musun?", "Evet" dedi, tabi hemen onu kayda almaya başladık uzaktan. Kız baya baya koca masayı kapatmış, bilardo oynuyor. Öyle beş dakika falan izledik kızı. Sonra nasıl bir cesaret geldiyse şunu demeyi düşündüm o an gidip: "Eheh.. Uzun zamandır yalnız başınıza oynadığınızı gördüm.. Ben olsam sıkılırdım valla, ne yalan söyleyeyim (halbuki bildiğin yalan söylüyorum). Oyuna dahil olmamı ister misiniz?" Uff.. Çok klasik. Çok banal. Sonra başka teklifler de düşündüm o oyuna girmek için.. "Ehehe.. Merhaba. Benimle çıkar mısınız?" I-ıh. Çok aceleci oldu bu. Neyse, ben işte böyle yok çok acele, yok çok sıradan, yok şöyle, yok böyle derken bambaşka bir yerden bambaşka bir çocuğun kıza yanaştığını gördük. "Bu lavuk kim lan" adlı sorum havada kalırken, aynı lavuk az sonra ıstakayı kaptığı gibi kızın yanına geldi. İzlediğimiz görüntülerden, o ikisinin ilk kez orada tanıştıklarını anladık. Sonra bir baktım, bunlar oyuna başladıktan bir süre sonra bir gülüşmeler, bir "ben sana öğretirim"ler falan. On dakika da öyle seyrettik o masayı. Ulan o lavuk yerinde ben varım lan, şş olum o benim lan falan diye sudaki hayallerime bakarken, bir süre sonra iyice sıkı fıkı olduklarını teyit ettik. Yani o on-onbeş dakika içinde çocuk geldi, tanıştılar, oynadılar ve aganigi-naganigi. Oha lan. Onbeş dakikada bir reality show izler gibi izledik. Bir ilişkinin sıfırdan başlamasına birebir şahit olduk yani. Vay canına..

Ben gideyorum, dediğim gibi açım ve aklım iyice körelmeye başladı. Sizlere güzel bir perşembe akşamı ve cuma günü diliyorum, şimdilik beş dakikadır dikkatimi dağıtıp duran önümdeki yaş pastayı afiyetle yiyorum. Mutlu kalın. O zamaaan...iyağuşamlar.

(o lavuğu gözüm hiç tutmadı ama. ulan uf be. uf yani.)

Perşembe akşamı yazısı, Daçe.
Okumaya devam →

Etiketler

anket (4) foto (54) motion (1)